11/12/2009 · Kategori: YASAM
Ahzab Sûresi, 72 ayette; “Biz, emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik. Onlar onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korktular da onu insan yüklendi. O cidden çok zalim, çok cahil bulunuyor.” buyurulmaktadır. Bu ayette geçen emanet nedir ?
Emanetin lügat manası: eminlik, birisine koruması için bırakılan şey. Eminliğin zıddı, hıyanet... Yani, emaneti korumamak, onu emanet edenin değil de, kendi nefsinin arzu ettiği gibi harcamak...
Istılahta, emanet için birçok manalar verilmiş. Bunlar içerisinde en meşhur olanları şunlar:
“Dini tekliflerin tamamı”, “farzlar”, “İslam’ın emirleri”, “insana ihsan edilen her nimet”, “akıl”, “yer yüzüne halife olma kabiliyeti.”
Kur’an güneşinden bir nur:
“Allah hiçbir nefse vüs’atini aşan (güç yetiremeyeceği) bir vazifeyi teklif etmez.”
(Bakara Sûresi, 286)
Bu nefislerden birisi göz; ona işitme vazifesi yüklenmemiş. Bir başkası kulak; ona da anlama teklif edilmemiş. Koyun ruhu tefekkür etmekle, dağlar ve taşlar da ışık vermekle vazifeli değiller... Her varlık kendisine verilen kabiliyete göre bir vazifeye koşulmuş. İnsan ruhunun diğer varlıklardan önemli farklılığı var. Ona cüz’i irade takılmış. Kendisine verilen vazifeyi yapıp yapmamada serbest bırakılmış. Zalim ve cahil oluşunun kaynağı da bu cüz’i iradeyi yanlış kullanması, nefsin emrine vermesi...
Emanet, irade sahibine verilir. Kasaya koyduğunuz para için, “Paramı kasaya emanet ettim.” demezsiniz. Demek ki, cansız eşya emanete muhatap olamıyor... Melekler de onlardan pek farklı değil... Onların vazifelendirilmeleri teklif ile değil, emir iledir.
Emanetle ilgili ayet-i kerimede emanetin göklere, yere ve dağlara “teklif” değil, “arz” edildiğinden bahsedilir. Teklif edilseydi reddetmeleri düşünülemezdi. Arz etmekte bir başka mana vardır. Hani, bir padişah, huzuruna çağırdığı bir askerine bir vazife arz eder. Mesela, ona “Sen katiplik yapabilir misin?” diyebilir. O nefer, padişahından özür dileyerek, “Maalesef benim okuma yazmam yok; olsaydı emrinizi yerine getirirdim.” der. Bu teklif , “Bana bir su getir.” demeye benzemez. Suyu her nefer getirir, ama katipliği herkes yapamaz.
Emanetle ilgili ayette de Cenab-ı Hak, göklerden, yerden ve dağlardan bir vazife istemiştir. Onlara bir emanet arz etmiştir. Bu arz edişin keyfiyetini bilemeyiz ve onların bu vazifeden içtinap etmelerini de bir isyan olarak değerlendiremeyiz. Onlara teklif edilen vazife, onların kabiliyetleriyle, sermayeleriyle, kuvvetleriyle yapabilecekleri cinsten değildir. Ama insanın yaratılış keyfiyeti, ona takılan cihazlar, verilen kabiliyetler, bu vazifeyi yapmasına müsaittir. Nitekim, göklerin çekindiği bu emaneti o yüklenmiştir.
Nedir bu vazife? Bediüzzaman Hazretleri Haşir Risalesinin on birinci hakikatinde bu emanetin “insanın istidadı” olduğuna işaret eder ve bu istidada yüklenen görevi, “Küçücük cüz’i ölçüleriyle, sanatçıklarıyla Halikını (yaratanını), muhit (her tarafı kuşatan) sıfatlarını, külli şuunatını (işlerini), nihayetsiz tecelliyatını ölçerek bilmek.” olarak açıklar.
Kendi misaliyle açıklayalım: “Ben nasıl bu evi yaptım ve yapmasını biliyorum ve görüyorum ve onun sahibiyim ve idare ediyorum. Öyle de: Şu koca kainat sarayının bir ustası var. O usta onu bilir, görür, yapar, idare eder ve hakeza..”
İşte bu ve benzeri nice mukayeseleri yaparak Allah’ın sonsuz sıfatlarını, şuunatını bilme vazifesini gökler, yer ve dağlar yüklenememişlerdir; kendilerinde bunu yapabilecek istidat bulunmadığı için...
Bu âyet-i kerime ile insanın semalardan yüksek olan ehemmiyeti ve kâinatı çok gerilerde bırakan ulvî vazifesi beyan edilerek, insanoğluna küçük şeylerin peşinde koşmaması tavsiye edilmekte. Aksi halde, kendisine verilen kabiliyetleri yerinde kullanmayarak onlara mânen zulmedeceği ve cenneti bırakıp cehennemi satın alacağı için de câhil olacağı ders verilmekte, ihtar edilmekte.
Soru 1: Bu ayette bahsedilen emanetten maksat nedir ve insan onu nasıl yüklenmiştir?
Soru 2: İnsanın bu emaneti yüklenmesi ve diğer varlıkların yüklenmemesinin anlamı nedir?
Soru 3: Allah’ın bu emaneti göklere, yere ve dağlara sunmasının anlamı nedir?
Soru 4: Bazı hadislerde ayette geçen “emanet” Hz. Ali’nin velayeti olarak açıklanmıştır. Bunu nasıl izah edebiliriz?
Soru 5: İnsanın bu emaneti yüklenmesi kendi iradesiyle mi olmuştur? Yaratılan her insan bu emaneti bilerek ve kabul ederek mi yaratılmıştır?
Soru 6: Bu ahitleşme nerede ve ne zaman olmuştur?
Cevap: Muhterem kardeşim sorularınızı aşağıda sırasıyla cevaplamaya çalışacağız:
Soru 1: Bu ayette bahsedilen emanetten maksat nedir ve insan onu nasıl yüklenmiştir?
Cevap: Bu ayette geçen emanet Kur’an’ı tefsir edenler tarafından değişik şekillerde yorumlanmıştır ki bunları kısaca şöyle sıralayabiliriz:
a) Allah-u Teala’nın genel velayeti ve varlıklar üzerindeki tasarruf hakkı ve insanın bu velayete teslim olup tam anlamıyla ona kul olmasıdır.
b) Allah’ı gereği gibi tanımak ve onun gereklerine amel etmektir.
c) İnsan için Allah tarafından belirlenen teklif ve görevlerdir ki onları yerine getirdiğinde cenneti ve muhalefet ettiğin de cehennemi hak eder.
d) İnsana verilen akıldır ki mükellef ve sorumlu olmanın şartıdır.
e) İnsana verilen ve onu başka varlıklardan ayıran serbestlik ve hür iradedir.
f) İnsana bir emanet olarak verilen organlarıdır.
g) İnsanların birbirlerine bıraktıkları emanetlere sahip çıkmak ve verdikleri sözlere sadık kalmaktır.
Bu tefsirlerin arasından en mantıklısı, en önemlisi ve en kapsayıcı olanı birinci tefsirdir. Yani birinci tefsir bir anlamda diğer tefsirleri de içine almaktadır, ama diğerleri böyle değildir. Şöyle ki Allah-u Teala insanı öyle harikulade bir istidat ve kabiliyetle yaratmıştır ki onun yeryüzündeki halifesi olmaya namzettir. Eğer bu istidat ve kabiliyetlerini iyi kullanır ve gereken marifet ve basireti elde eder ve nefsini eğiterek kemallere ulaşırsa meleklerden dahi üstün olabilir. İnsan, bu kabiliyetleri kullanıp kullanmamada Allah’ın kendisine verdiği hür iradesini kullanır ve kimse onu buna mecbur etmez. Ama diğer varlıklar, yerler, gökler, dağlar vs. böyle değillerdir. Gerçi onlar da bir türlü İlahi marifete sahiptirler ve onu zikir ve tesbih ederler. Ama onlar bunu yaparken mecburdurlar ve tekvini olarak bunu yapmaktadırlar. Öyle yaratılmışlardır; hür iradeleri yoktur ve aksini yapmaya muktedir değillerdir. Yine insan bu özelliklerini kullanırken aklından yararlanır.
İnsanda olan bütün bu özellikler onu diğer varlıklardan farklı kılmış ve sonu olmayan bir ilerleme ve tekamül özelliğine kavuşturmuştur. Eğer insan bu özelliğini hakkıyla kullanır ve bu kapasitesini heba etmezse, onu İlahi velayeti tam anlamıyla kabullenmeye ve ona kamil bir kul olmaya kadar götürür. Görüldüğü gibi, bu sürecin sonucu İlahi velayetin altına girmek ve Allah’a kamil bir kul olmadır. Demek ki insanın yüklendiği emanet, İlahi velayet ve ona kulluktur. Diğer şeyler ise bu hedefe ulaşmanın vesile ve araçlarıdır.
Soru 2: İnsanın bu emaneti yüklenmesi ve diğer varlıkların yüklenmemesinin anlamı nedir?
Cevap: İnsanın bu emaneti yüklenmesi, Allah tarafından bu emaneti taşımaya layık olarak yaratılmasıdır. Bu da insanın yukarıda bahsettiğimiz özelliklere sahip olarak yaratılmasıyla mümkün olmuştur. Ama diğer varlıklar bu özelliklere sahip olmadıkları için bu emaneti yüklenememişlerdir.
Soru 3: Allah’ın bu emaneti göklere, yere ve dağlara sunmasının anlamı nedir?
Cevap: Yukarıdaki açıklamalardan da belli olduğu gibi bu sunmadan maksat Allah-u Teala’nın varlıkları yaratırken onları birbiriyle kıyaslaması ve hangisinin bu emaneti taşımaya layık olduğunu belirlemesidir. Bu mukayeseyle insanın emaneti taşımaya layık olduğu ve diğerlerinin olamadığı ortaya çıkmıştır. Sanki varlıklar tekvin ve yaratılış dilleriyle ve lisan-ı hal ile “Ya rabbi biz bunu taşımaya layık değiliz”; İnsan ise “Ya rabbi ben taşırım” demiştir.
Soru 3: Demek ki bu emanete hamil olmak insan için bir fazilet ve üstünlüktür; o halde neden ayetin sonunda insan “Çok zalim ve çok cahil" diye nitelendirilmiştir?
Cevap: Bunun sebebi şudur ki insan asaleten bu emaneti ona taşıttıracak ilim ve adalete (salih amellere) sahip değildi. Ama bunu elde etme kabiliyetine sahipti. Dolayısıyla ilk başta bu emaneti yüklenmenin ne kadar zor ve çetin olduğunu ve onu gerektiği gibi taşamadığında nasıl bir akıbete uğrayacağından gafil olduğu için onu taşımayı kolay zannedip kabul etti. Elbette o kimse bu sıfatlarla vasıflanır ki aksini elde etme yeteneğine de sahip olsun. Yani adil olabilme kabiliyetine sahip olmayan kimseye zalim denmez veya alim olabilme kabiliyetine sahip olmayana cahil denmez. Nitekim dağa taşa adil veya cahil denmez. Çünkü bu kabiliyet onlarda yoktur. Kısacası insan başta bu emanetin ne kadar ağır olduğunun farkında olmadığı için büyük bir cüretle bu emaneti kabul eder. Ama ilim elde ettikçe onun ağırlığının farkına varır. Eğer bu ilminin gereğini yerine getirir ve adil olursa (salih amelleri ve ilahi emir ve teklifleri yerine getirirse) emaneti layıkıyla taşır ve saadete ulaşır. Ama eğer bu ilmin gereğini yerine getirmez ve konumunun ve makam ve kabiliyetlerinin kadrini bilmez ve onları heba ederse, işte o zaman çok zalim ve cahil durumuna düşer. Belki de insanların çoğu bu büyük makam ve mertebenin ve paha biçilmez kabiliyet ve nimetin kadrini bilmediği ve onu heba ettikleri için insan bu sıfatlarla vasıflandırılmıştır.
Her halükarda insan hem üzerine aldığı bu emaneti sonuna kadar layıkıyla taşır ve Allah’ın halifesi olamaya ve “Hiç şüphesiz biz insanı yücelttik” (İsra, 70) tacını başına koymaya hak kazanır. Yada yüklendiği emanete sahip çıkmaz ve onu heba ederek esfeli safline kadar geriler. Nasıl ki Tin Suresinde bu hakikat başka bir tabirle şöyle beyan edilmiştir: “Gerçekten de biz, insanı, en güzel bir sûrete sâhip olarak yarattık. * Sonra da onu döndürdük, aşağıların en aşağısına attık. * Ancak iman edenler ve iyi işlerde bulunanlar başka, gerçekten de onlara bitmez tükenmez, başa kakılmaz bir mükâfat var.” (Tin, 5-6)
Aynı şekilde Asr suresinde: “Şüphe yok ki insan, elbette zararda, ziyanda. * Ancak iman edenler ve iyi işlerde bulunanlar ve birbirlerine gerçeği gözetmeyi ve sabretmeyi tavsiye edenler başka.” (Asr, 2-3)
İşte bundan dolayıdır ki yukarıda bahsettiğimiz “emanet” ayetinin ardından gelen ayetler insanı üç kısma ayırmaktadır: Mu’min, münafık ve müşrik: “Emânete hıyânet etmeleri yüzünden Allah, münâfık erkeklerle münâfık kadınları ve şirk koşan erkeklerle şirk koşan kadınları azaplandıracak; hıyânette bulunmayan mu’min erkeklerle mu’min kadınlara da tövbe nasîp edecektir ve Allah, suçları örter, rahîmdir.” (Ahzap, 73)
Soru 4: Bazı hadislerde ayette geçen “emanet” Hz. Ali’nin velayeti olarak açıklanmıştır. Bunu nasıl izah edebiliriz?
Cevap: Bunun izahı şudur ki Hz. Ali’nin velayeti de yukarıda bahsettiğimiz genel ilahi velayetin bir boyutudur. Onun velayetini kabul etmeyen aslında Allah’ın velayetini kabul etmemiştir. Buna tefsir ilminde tatbik derler.
Soru 5: İnsanın bu emaneti yüklenmesi kendi iradesiyle mi olmuştur? Yaratılan her insan bu emaneti bilerek ve kabul ederek mi yaratılmıştır?
Cevap: Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşıldığı üzere bu yüklenme yaratılışla ve insanda koyulan kabiliyetlerle ilgili bir şeydir ki hür irade de bunun bir boyutudur. İnsanın emaneti kabul etmesi de bu yükü taşımaya kabil ve kadir olduğu anlamınadır.
Soru 6: Bu ahitleşme nerede ve ne zaman olmuştur?
Cevap: Bu sorunun cevabı da önceki açıklamalarımızdan anlaşılmaktadır. Yani bunun zamanı yoktur. Yaratılırken böyle yaratılmaktadır.
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
26/11/2009 · Kategori: YASAM
El-Hayy ve El-Kayyum; Allah’ü Teâlâ’nın esma-i ilâhîsinden iki ism-i şerifleridir.
Hayy: Diri, hayat sahibi, dilediği varlıklara hayat bahşeden.
Kayyum: Başlangıç, nihayet ve yeniden oluş gibi hallerden münezzeh, ezelden ebede kaim ve daim diri ve var olan kendi varlığı ile kaim (kıyam bi nefsihi) Cenab-ı Hakk.
Kayyumiyet: Cenab-ı Hakk’ın ezelî ve ebedî olması, daimî mevcudiyeti. Bâkîliği.
Hayatiyet bahşedilen cümle varlık Kayyum ism-i şerifinin tecellisi ile; her varlık kendi cinsinin yaratılışı icabı ayakta, kıyamda durur. Kâinattan bir dakikacık kayyumiyet kesilse kâinat mahvolur. Allah’ü Teâlâ her yarattığı ve hayat bahşettiği varlığa, mukadder olan zamana kadar durması için sebeplerini ihsan etmiştir. Onun için her şey Hakk ile kaimdir. Allah’ü Teâlâ hayat sahiplerine yaratılışlarındaki hikmete göre bir hayat vermiştir. Meselâ, otlar, ağaçlar, cümle nebatat hayat sahibidir. Onlar, hayatları Hayy ism-i şerifinin tecellisi ile devam ederken, Kayyum ism-i şerifinin tecellisi ile kıyamdadırlar. Çünkü onlar da doğar, yer, içer, büyür, ürer ve nihayet ölürler. Hayatlarını idame ettirecek bilgileri de vardır. Bir alete, bir vasıtaya muhtaç olmadan kendilerine yarayanı yaramayandan ayırt edebilirler. Faaliyetleri vardır, havada, suda, toprağın derinliklerinde, büyümesine, üremesine yarayan maddeleri arar, bulur, kendilerine çeker ve hazmederler. Ve, insanlar ve hayvanlar için faydalı pek çok çeşit gıda, deva, bilinen ve bilinmeyen daha binlerce çeşit faideli nimetler olarak kâinatta yerlerini alıp kendilerine verilmiş rollerini sergilemiş olurlar. Cümle nebatatı Hâlık ism-i şerifi ile yaratan, Hayy ism-i şerifi ile onlara hayat bahşeden, Kayyum ism-i şerifi ile takdir edilen zaman kadar onların kıyamlarını lutfeden Mevlâ, görüyoruz ki Rezzak ism-i şerifinin muktezası gıdalarla besliyor ve bu besin maddelerini alabilecek anlayış, seziş veriyor ki, nebatat o şuurla kendine lazım olan besini, toprağın içindeki mineralleri ve ihtiyacı olan su vs.yi buluyor ve bunları kendine has bir keyfiyetle hazmediyor. Allah’ın izni ve dilemesi ile o şuur sahibi olmayan nebatat, sanki şuurlu bir varlık gibi sebepler dairesinde hayatını devam ettirebiliyor. Böylece her biri çeşit çeşit nimet-i ilâhî olarak insanlara kendini takdim ediyor ve adeta “Ben senin için varım, benden istediğin gibi yararlan, benim vazifem burada bitti, bundan sonrasını sen düşün. Bugün ben senin için bir nimetim fakat unutma ki, nimetin hakkına riayet etmezsen ileride senin için bir mihnet olur, azaba, cezaya sürüklenmene sebep olurum, Rabbimin “Eğer şükrederseniz, elbette siz (nimetimi) artıracağım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir.”1 fermanını unutma!” der. Bir nebat ki, insana gıda olur, aynı nebat sırası gelir evine dolap, kapı vs. olur, aynı nebat ateş olur seni ısıtır veya yemeğini pişirir veya ışık olur, karanlıklarda ömrünü aydınlatır velhasıl bir ağaç ki, nimet içinde nimet olur. Yüce Yaratıcı, hikmetle sanatının eseri olan nebatata ihtiyacı kadar, vazifesini yapmasına yetecek kadar şuur vermiş, o da üzerine düşen vazifeyi bihakkın ifa etmiş, rolünü oynamış hâl diliyle, adeta “bundan sonrasını sen düşün” mesajını vermektedir. Hayvanata bakıldığı zaman, onlardaki hayat ve hayattaki rollerinin, anlayış ve sezişlerinin nebatata kıyasla daha farklı ve üstün olduğu görülür. Çünkü hayvanlarda fazladan duygu da vardır. Görür, işitir, hareket ederler. Nebatatta bu duygular yoktur. Bunun için hayvanat nebatatta hâkimdir.
Hayvanatta görülüyor ki, Allah’ü Zülcelâl’in, Hâlık-Hayy-Kayyum-Rezzak-Rab- Basîr-Semî’-çok cüz’î olarak da Alîm ism-i şerifleri tecelli etmiştir. Yaratılışları icabı her mahlûkun kendine has bir hayat tarzı vardır. Kimi karada, kimi denizde, kimi havada yaşamlarını sürdürürlerken kendi ihtiyaçlarına uygun gıdalarla Yüce Rezzak tarafından beslenirler. Onlar da doğar, büyür, ürer ve nihayet ölürler. Her şeyde olduğu gibi bunlar da takdir edilen zamana kadar yaşar, yine Allah’ın takdiri ile Mümit ism-i şerifinin
tecellisiyle ölürler.
Kâinatta makro âlem de denilen, dünya, güneş, ay, yıldızlar, bütün galaksiler de Hayy ve Kayyum olan Mevlâ’nın tecellisi ile bir ahenk, düzen, intizam içerisinde kaimdirler.
Her varlık Allah’ın Hayy ve Kayyum esmasının tecellileriyle hayatta kalabilir ve kıyamda durabilir. Şöyle ki;
Allah (c.c), Hâlık ism-i şerifi ile halk ettiği mahlûkatına Hayy ism-i şerifi ile hayat bahşetmiş yani onları diri kılmış ve Kayyum ism-i şerifi ile de kıyam yani ayakta durabilme diyebileceğimiz bir zindelik, Kayyumiyet bahşetmiştir onlara. Bu, en küçükten en büyüğe cümle varlıkta tecelli eden bir hâldir ki, Hayy ismi ile diri olan varlıktan Kayyum ism-i şerifi bir an çekilse o canlı yaşar fakat canlı cenaze gibi olur. Ölmemiştir fakat adeta stop etmiş araba gibidir. Olduğu yere yığılı kalır, buna insanlara felç denir. Daha ileri derecede olursa, şuurunu da yitirip kıpırdamaz hale gelirse bitkisel hayat denir. İster hayvanlarda, ister bitkilerde olsun, durum bunun benzeridir. Mevlâ’nın Kayyumiyetini çektiği varlık dünya, güneş, ay, yıldızlar vs. olsa, durum çok feci olup her
şey yerle yeksan olur. Hiçbir şey yerinde kalamaz, hayat felç olur. Maazallah!
Demek ki dünyamız ve diğer gezegenler ahenk içerisinde, yerli yerince seyrine devam ediyorsa, bu, Hayy ve Kayyum olan Yüce Mevlâ’nın bu isimlerinin tecellisi ile oluyor, çok düşünmek lazım. İnsana gelince; Kur’an-ı Kerîm’de:
“O, göklerde ve yerde ne varsa, hepsini kendi katından size boyun eğdirmiştir.” 2
“O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi.” 3
“…İşte bu hayvanları biz, şükredesiniz diye sizin istifadenize verdik.” 4
“Bu hayvanları onların emrine verdik. Onların bazısını binek olarak kullanırlar, bazısını besin olarak yerler. Bu hayvanlarda onlar için nice faydalar ve içilecek sütler vardır. Hâlâ şükretmezler mi?” 5
“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” 6 diyen Allah, insana ne derece bir değer verdiğini ilan ediyor.
Evet, her şeyi insan için yarattım demek ne demek?
İnsan bu mesajlara kulak verip birazcık düşünse mes’uliyetinin ne denli olduğunu–kısmen de olsa- idrak eder. Evet, ciddiyetle düşünmek gerekir ki, yer, gök, içindeki cümle yaratıklar insan için yaratılıp hayat bahşedilmiş ve Yüce Mevlâ, Kayyumiyeti ile onların hayatlarının devamını sağlayıp hepsini insanların emrine musahhar kılmış.
Mevlâ’nın bildirdiği bu gerçeği, bizzat yaşıyoruz ve şahit oluyoruz. Kâinatın hizmet ettiği, emrine amade olduğu varlık olan insanoğlunun Allah’ü Zülcelâl’in sıfatları ve esma-i ilâhisi ile olan durumu daha farklı. Öyle ki, Allah (c.c), insanı bütün esmasına makes eylemiş veya makes olabilecek fıtratta yaratmış diyebiliriz. Allah (c.c), kulunda esmasını görmeyi murad etmiş. Kul, cüz’î iradesini yerinde kullanır da Rabbinin sıfatlarını ve esmasını tanıyıp üzerine çekmeye gayret ederse, gayreti nispetinde Rabbine yaklaşmış, esma-i ilâhînin tecellilerine mazhar olmuş olur. Böylece o da, öbür varlıklar gibi üzerin düşen kulluk vazifesini bu şuur içerisinde ifa eder. Biiznillah!
İnsan diğer varlıklar gibi değildir. Varlığının değeri nispetinde vazifesi ağır ve ciddidir. İnsanlar ve cinler dışında hiçbir varlık imtihan olma durumunda olmadıkları için vazifelerini yapmalarına engel olacak nefisleri de yoktur.
İnsanlarda da yine Yüce Allah, halk ettiği, Hayy ismi ile hayatiyet bahşettiği kullarından kendisini bilmelerini, bilip bunca ihsanına karşı minnettar olup şükretmelerini talep ediyor. İnsan ki, üzerinde Mevlâ’nın pek çok lütufları, ihsanları mevcuttur. Üzerinde cebren verilmiş pek çok esma-i ilâhînin tecellileri bulunmakla beraber, fıtratında derc edilmiş, ondan beklenilen kemâle ulaştıracak ve dünya ve ukbasına yararlı olup iki cihan saadetine erdirecek pek çok esma-i ilâhînin tecellilerini kesben (kazanarak) üzerine çekebilecek istidad ve kabiliyettedir. Bu üstünlük, yani böyle bir istidadı Mevlâ yalnız insana lutfetmiştir.
Şurası bir gerçek ki, bu istidadlar değerlendirilip hakkı gözetilmez, çar çur edilirse o zaman da sorumluluğu büyük olacakır.
İnsanın bir cismî bir de ruhî yönü vardır. Bilindiği gibi biri zâhir, biri bâtın veya biri dünyaya diğeri ukbaya bakan yönleri diyebileceğimiz iki şeyden müteşekkildir.
Konumuz olan esma-i ilâhîden Hayy ve Kayyum ism-i şerifleri de insanın hem maddesiyle hem demânâ âlemiyle irtibatlıdır. Şöyle ki:
Nebatat ve hayvanatta bu isimlerin tecellisini bir nebze görmeye çalıştık. Gördüğümüz kadarıyla nebatat, hayvanat ve kâinattaki cümle gezegenler vs., Yüce Mevlâ’nın Hayy ismi ile hayat bulmuş cümle varlıklardaki hayatın devamı, akışı, idare edilişleri, her varlığın kendine has vazifelerini ifa edişleri, bir ahenk içinde hayat sahiplerinin hayatını sürdürmeleri ki, işte bu muhteşem sarayın Hâlık’ını, Sâni’ini, Zülcelâl’in Kayyumiyetini ilan eder. Her şey, bozulmadan, hiç şaşırmadan, birbirleriyle çarpışmadan vazifesini yapıyor. Nasıl da düzenle, nizamla idare ediliyorlar!
Ya insan?
Birazcık düşünse! Üzerindeki esma-i ilâhînin tecellilerini.
Allah cümle ehl-i imana, bizlere de feraset ihsan eylesin. Âmin.
Fıtratlara konan, peşinen verilen nimetleri bir düşünsek ki, hepsinin esma-i ilâhînin tecellileri olmasıyla beraber yine Hayy ismi ile hayat bulan bunca aza ve cevahirimizin Kayyum ism-i şerifi ile de idare olduklarını göreceğiz. Mesela Basîr ism-i şerifinin tecellisi ile gören göz, Kayyum ism-i şerifi ile idare edilip Hayy ism-i ile de hayatiyetini devam ettirir. Buna kıyasla cümle azalarımıza Hayy ismi ile hayat bahşedilmiş, Kayyum ismi ile de kendilerine has vazifelerini yürütmeleri sağlanmıştır. İnsanın kolundan Kayyum ismi çekilse o kol vazifesini yapamaz, felç olur, gözden Kayyum ismi çekilse göz görmez olur.
Demek ki Basîr ismi de onunla beraber çekilir. Çünkü gözdeki hücreler çalışmayı durdurmuştur. Beyin dediğimiz o muazzam sanat-ı ilâhî ki, orada da durum aynıdır, iç organlarda da. Akciğerlerin, karaciğerin, bağırsakların, böbrek vs’nin çalışmaması gibi çeşitli arazlar mevcut. Kayyum isminin tecellisinin büsbütün kesildiği aza hiç çalışmaz, böyle durumlarda çoğu zaman telâfisi mümkün olmayan sakatlıklar husule geliyor. Fakat bu ismin tecellisi büsbütün kesilmemişse, o aza kısmen durmuştur fakat zayıf da olsa tecelli devam etiği için arızalı durumdadır. Sebeplere yapışıp tedavi edilirse biiznillah oraya yine Kayyum ism-i şerifinin tecellisi kuvvetli yansır, insan sağlığına kavuşur.
Bunlar, cismimizle irtibatlı –zahiri- yönü ki, şu üzerimizdeki nimet-i uzmasını idraklerden aciz olduğumuzu düşünmek gerekir. Allah’ın kâinatta ve dolayısıyla bizim menfaatimize sunulan ve cismimizde rol alan, en küçük hücreden tutun da, bedenimizdeki iç ve dış bütün organlarımızda bu iki ism-i şerifi olan Hayy ve Kayyum
isimlerinin ne denli yeri olduğunu düşünüp Rabbimize karşı engin bir saygıyla minnettar olup şükranlarımızı arz edelim. Bu anlamaya çalıştığımız, anlayıp anlatmaya çalıştığımız, bu mevzuda bilinmesi gerekenin kürede bir zerresi bile değildir. Bu konuyu bir misalle yorumlayacak olursak:
Bir araba kullanılmaya hazır, her şeyi tam olsa da çalışıp yararlanılabilmesi için anahtar veya anahtarın yerini tutacak bir alete lüzum var, aksi halde sanki ruhsuz bir ceset gibi bir işe yaramaz. Bir fabrika düşünelim, her türlü techizatı tamam fakat çalışmasını başlatmak için gerekli olan şeyler var. İşte o sırlı olan şifre bilinip devreye girmezse fabrika çalışmaz. Onca techizat da sükût eder, kalır. Koskoca galaksiler dönüyor; birbirlerine çarpmadan ve kendi yörüngelerinden mm. şaşmadan. Tüm bu esrarengiz hadiseler Yüce Mevlâ’nın sıfat-ı uzmasının, esma-i ilâhîsinin cilveleridir.
Hayy ve Kayyum esmasının kâinatta ve cümle canlılarda rolü sınırsızdır. Bu konu ile ilgili bir de manevî durumumuza bakalım. Şöyle ki;
Her nebat kendine has bir çekirdek veya tohumdan neşet ediyor. Görünüşte cansız gibi olan tohum, toprağın bağrına atılınca hayat buluyor, başta da anlatıldığı gibi pek çok çeşit nimet olarak yararımıza sunuluyor. Aynen bunun gibi alınıp verilen nefesler de tohum mahiyetindeler. O nefesleri alıp verdiğimiz süre içerisinde; hâlen, kâlen, fiilen, kalben, fikren, amelen ne halde idik?
İşte ibadet ve taatler, dünya kürresinden ukba yamaçlarına atılan tohumlar misalidir.
Kur’an-ı Kerîm’deki muhtelif ayetlerden, Efendimiz (s.a.v)’in nurlu mesajlarından anlıyoruz ki, bu dünya ahiretin tarlası mesabesindedir. Öyleyse ukba âleminde esma-ül hüsnâ tüm canlılığı ile tecelli edecek, ukba adına atılan her tohum kendi cinsine göre Hayy ism-i şerifi ile hayat bulup, Kayyum ism-i şerifi ile diri, canlı, en güzel bir şekilde, ahirette oraya has bir keyfiyetle karşımıza çıkıp bütün ihtiyaçlarımıza cevap verecektir.
Kur’an-ı Kerîm’de ve çeşitli hadislerde ekseri amellerin nasıl bir surete dönüşeceğinin haberleri veriliyor. Bunlardan anladıkları mefhumları da, âlimler bize açıklıyorlar. Meselâ
namaz için: Kabirde gına (zenginlik, yeterlik) ve ziya, sıratta nur ve Burak, cehennemden berat, cennete girmeye vize, mizanda yüz aklığı vs. gibi.
Bütün bunlardan anlıyoruz ki; Mevlâ, cennetin ve cehennemin tohumlarının neler olduğunu bildirmiş. Her bir günah da, o günahı işlerken alınıp verilen nefeslerin sahibi için ahirette cehennem yakasına atılan tohumlardır ki, Mevlâ’nın takdir ettiği şekilde, oraya has keyfiyette zuhur edip hayat bulacak ve sahibine azab olarak takdim edilecek. Allah u âlem (Allah daha iyi bilir) esma-ül hüsnâ orada da duruma göre tecelli edecek. Hayy ve Kayyum gibi esma-i ilâhî, hem ehl-i cennete, hem ehl-i cehenneme, hem cennet yurduna, hem cehennem yurduna tecellisini devam ettirecek. Çünkü cennette tam bir nizam ve ihtişamıyla capcanlı bir hayat olduğu, pek çok esma-i ilahinin –Hayy, Kayyum, Rezzak, Selâm, Nur, Kerîm, Rahîm, Râfi’, Aziz, Vedud, Velî, Bârî, Basîr, Semî’, Alîm, Bedî’ Cemîl vs. gibi- tecellisi ile Yüce Mevlâ’nın cümle güzellikleri zuhur ettireceği, esma-i ilâhîsinin cennete has tecellisi ile nimet-i uzmasına has, dost kullarına ihsanlarda bulunarak vaadini yerine getireceği gibi; dünyada iken
cehennemi tercih eden ve bir ömür isyan, tuğyan, nankörlük, küfür ve zulümlerle cehenneme tohum atan kullara da Kahhar, Celâl, Hâfid, Kâbid, Müzil (zelil eden) gibi isimlerinin tecellileriyle o âlemin keyfiyetine ve hak ettiklerine göre muamele edeceği muhakkaktır. Cehennemliklerin durumuna düşmekten Rabb’ül alemin’e sığınırız.
“…Allah en hayırlı koruyucudur. O, acıyanların en merhametlisidir.” 7
Velhasıl her nefes sahibinin karşısına hay ve kaim olarak zuhur edecek çeşitli suretlerde toprağa atılan her cins tohum, zamanı gelip hâsılat elde edileceği gibi, bu ism-i şerifler ahiret namına yerlerini alıp belki oraya has bir keyfiyetle daha canlı, daha zinde bir hâsılat olmasını sağlayacak ve kişi çok defa farkında bile olmadan attığı iyi veya kötü, hayır veya şer, nur veya zulmet, zakkum veya cennet nimetleri, cennet huri ve gılmanları veya cehennem zebanileri vs. olarak bütün canlılığı ile yaptıklarının mukabilini karşısında bulacaktır.
Demek ki her nefes, Hayy ve Kayyum esma-i ilahisinin tecellisine mazhardır.
Cenab-ı Hakk, kendini bizzat bu isimleriyle “Allah, O’ndan başka tanrı yoktur; O Hayy’dir, Kayyum’dur.” 8 diyerek Ayet’el Kürsî’de tanıtır. Bu ayet-i kerîmenin mânâsı çok büyüktür.
Yüce Allah bu ayette kendinin büyüklüğünü, azametini bildir. Arz ve semanın yed-i kudretinde olduğunu, Kürsî’nin, bütün âlemleri, yedi kat göğü, yedi kat yeri ve sayısız âlemleri içine aldığını ve her şeyi Kayyumiyeti ile tutup idare ettiğini ilan eder.
Ya Hayy Ya Kayyum Ya Ze’l Celâli ve’l ikrâm.
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
30/10/2009 · Kategori: YASAM
|
Sual: Cuma gününün önemi nedir? CEVAP Cuma, müminlerin bayramıdır. Cuma günü yapılan ibadetlere iki kat sevap verilir. Bugün işlenen günahlar da iki kat yazılır. Bilhassa Cuma gününü, günahlardan kaçarak ibadetle geçirmeye çalışmalıdır! Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Cuma günü günah işlemeden selametle geçerse, diğer günler de selametle geçer.) [İmam-ı Gazali]
(Sevaplar içinde Cuma günü ve gecesinde yapılandan daha kıymetlisi, günahlar içinde de Cuma günü ve gecesinde işlenilenden kötüsü yoktur.) [Ramüz]
(Cumadan faziletli bayram yoktur ve o günkü iki rekat namaz, Cuma günü dışındaki bin rekattan efdaldır.) [Deylemi]
(Cuma, fakirlerin haccıdır ve müminlerin bayramıdır ve gök ehlinin bayramıdır ve Cennette de bayram günüdür. Günlerin en iyisi, en şereflisi Cumadır.) [Ey Oğul İlmihali]
(Cuma günü iyiliklerin hazinesidir ve güzel şeylerin menbaıdır.) [Ey Oğul İlmihali]
(Cuma günü geldiği için sevinen bir mümine, kıyamete kadar her gün, o kadar sevap verilir ki, adedini Allahü teâlâ bilir.) [Ey Oğul İlmihali]
(Cuma günü veya gecesi Duhan suresini okuyana Cennette bir köşk ihsan edilir.) [Taberani]
(Cuma gecesi Kehf suresi okuyan, Kıyamette, yerden göğe kadar bir nurla aydınlanır. İki Cuma arasında işlediği günahlar da affolur.) [Tergib]
(Cuma gecesi iki rekat namaz kılıp, her rekatta bir Fatiha, bir Âyet-el Kürsi, 15 İhlas okuyup selam verdikten sonra bana bin salevat okuyan, beni rüyada görür.) [Şir’a]
(Cuma günü sabah namazından önce, üç kere Estağfirullah elazim ellezi la ilahe illa hüvel hayyel kayyume ve etubü ileyh okuyanın, kendinin ve anasının ve babasının bütün günahları af olur.) [Tergib-üs-salat] (Kul haklarını ve kazaya kalan farzları ödemek ve haramlardan vazgeçmek şarttır.)
(Allahü teâlâ, bugünden itibaren kıyamete kadar size Cumayı farz kıldı. Adil veya zalim bir imam, başkan zamanında küçümseyerek veya inkâr ederek Cumayı terk edenin iki yakası bir araya gelmesin! Böyle bir kimse tevbe etmezse, onun namazı, zekatı, haccı, orucu ve hiçbir ibadeti kabul olmaz.) [İbni Mace]
(Cuma namazı kılmak; köle, kadın, çocuk, hasta hariç, her müslümana farzdır.) [Ebu Davud, Hakim]
(Bir Müslüman, Cuma günü gusül abdesti alıp, Cuma namazına giderse, bir haftalık günahları af olur ve her adımı için sevap verilir.) [Riyadun-nasıhin]
(Özürsüz üç Cumayı kılmayanın kalbi mühürlenir, yani iyilik yapamaz olur.) [Hakim]
(Cuma namazı kılmayanın kalbi mühürlenir, gafil olur.) [Müslim]
(Cuma namazı yolunda ayakları tozlanana Cehennem ateşi haramdır.) [Tirmizi]
(Cuma namazından sonra, yedi defa ihlas ve muavvizeteyn okuyanı, Allahü teâlâ, bir hafta, kazadan, beladan, kötü işlerden korur.) [İbni Sünni] [İhlas, Kul hüvallahü ehaddır. Muavvizeteyn, kul euzülerdir.]
Allahü teâlâ, Cuma gününü Müslümanlara mahsus kılmıştır. Cuma suresi sonundaki âyet-i kerimede mealen; (Ey iman etmekle şereflenen kullarım! Cuma günü, öğle ezanı okunduğu zaman, hutbe dinlemek ve Cuma namazı kılmak için camiye koşunuz. Alış verişi bırakınız! Cuma namazı ve hutbe, size, başka işlerinizden daha faydalıdır. Cuma namazını kıldıktan sonra, camiden çıkar, dünya işlerinizi yapmak için dağılabilirsiniz. Allahü teâlâdan rızk bekleyerek çalışırsınız. Allahü teâlâyı çok hatırlayınız ki, kurtulabilesiniz!) buyuruldu. Namazdan sonra, isteyen işine gider çalışır. İsteyen camide kalıp, namaz, Kur'an-ı kerim, dua ile meşgul olur. (Riyadun-nasıhin)
Cuma günleri duanın kabul olacağı bir an vardır. Bu an, hutbe ile Cuma namazı içindedir diyenler çoktur. Hutbe dinlerken, dua kalbden olur. Ses çıkarmak caiz değildir. Bu an her şehir için başkadır. Cuma günü, gecesinden daha kıymetlidir. Gecesinde veya gündüzünde (Kehf suresini) okumak çok sevaptır. (Tefsir-i Mazheri)
Bir hadis-i şerifte, (Cuma günlerinde bir an vardır ki, müminin o anda ettiği dua red olmaz) buyuruldu. Bazıları, bu an, ikindi ile akşam ezanları arasındadır, dedi. (Riyadun-nasıhin)
Cuma günü, ruhlar toplanır ve birbirleri ile tanışırlar. Kabirler ziyaret edilir. Bugün kabir azapları durdurulur. Bazı âlimlere göre, müminin azabı artık başlamaz. Kâfirin Cuma ve Ramazanda yapılmamak üzere, kıyamete kadar sürer. Bugün ve gecesinde ölen müminler kabir azabı hiç görmez. Cehennem, Cuma günü çok sıcak olmaz. Âdem aleyhisselam Cuma günü yaratıldı. Cuma günü, Cennetten çıkarıldı. Cennettekiler, Allahü teâlâyı Cuma günleri göreceklerdir. (Seadet-i Ebediyye)
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Cumartesi günleri Yahudilere, pazar günleri nasaraya verildiği gibi, Cuma günü, Müslümanlara verildi. Bugün, Müslümanlara hayır, bereket, iyilik vardır.) [Riyadun-nasıhin]
(Musa aleyhisselam dedi ki: Ya Rabbi! Bana cumartesi gününü verdin, Muhammed aleyhisselamın ümmetine hangi günü vereceksin? Onlara Cuma gününü vereceğim, buyuruldu. İlahi! Cuma gününün kıymeti ve sevabı ne kadardır diye sordu. Ey Musa! Cuma günü yapılan bir ibadete, cumartesi günü yapılan yüz bin ibadet sevabı vardır, buyuruldu. Bunun üzerine Musa aleyhisselam, ya Rabbi! Beni Muhammed aleyhisselamın ümmetinden eyle diye dua eyledi.) [Ey Oğul İlmihali]
Kur'an-ı kerimde Cuma gününü bildiren âyet-i kerimeyi getirince, Cebrail aleyhisselam dedi ki, ya Muhammed “aleyhissalatü vesselam”! Musa aleyhisselamın ümmeti eğer Cuma gününün kıymetini bilselerdi buzağıya tapmaktan, Yahudi olmaktan kurtulurlardı. İsa aleyhisselamın ümmeti de bilselerdi Hıristiyan olmaktan korunurlardı. (Ey Oğul İlmihali)
Cuma bayramı Sual: Cuma günü için, Cuma bayramı demek caiz midir? CEVAP Evet caizdir. Birkaç hadis-i şerif meali şöyledir:
(Günlerin en kıymetlisi Cumadır. Cuma günü, bayram günlerinden ve aşure gününden daha kıymetlidir. Cuma, dünyada ve Cennette müminlerin bayramıdır.) [Riyadun-nasıhin]
(Ümmetinin bayramları içinde Cumadan daha kıymetli bayram yoktur ve o günkü iki rekat namaz, Cuma günü dışındaki bin rekattan efdaldir.) [Deylemi]
(Allah indinde günlerin seyyidi Cumadır. O, kurban ve Ramazan bayramı gününden de kıymetlidir.) [Buhari]
(Günlerin efendisi Cuma, Ayların efendisi Muharrem, Ağaçların efendisi sedir ağacı, Dağların efendisi Tur-i Sina, Habeşlilerin efendisi Bilal, İranlıların efendisi Selman, Sözlerin efendisi Kur’ân, Kur’ânın efendisi Bekara, Bekara Suresinin seyyidi, yani efendisi Âyet-el-Kürsi’dir.) [Deylemi]
Gece ve gündüz Sual: Cuma gününüz mübarek olsun denince, içine gecesi de giriyor mu? Yoksa Cuma geceniz ve gününüz mü demeli? CEVAP Halk arasında, gün kelimesi, gündüz olarak anlaşılıyor. Gün, 24 saatlik zamana denir. Yani geceyle birlikte gündüze, gün denir. (Cuma geceniz ve gündüzünüz) yerine, (Cuma gününüz) demek, hatta sadece (Cumanız) demek yeterlidir. Bayram ve diğer mübarek günler de böyledir.
|
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
26/10/2009 · Kategori: YASAM
İlâhi adaletle ilgili soruların çoğu, insanların sosyal hayattan aldıkları payla ilgili oluyor. Zenginlik-fakirlik meselesi sıkça gündeme geliyor. Ve çoğu zaman şöyle bir soruya muhatap oluyoruz:
“İnsanların dünya nimetlerinden aldıkları paylardaki farklılık, İlâhî adalet yönünden nasıl yorumlanabilir?”
Öncelikle bir hususu açıklamak isteriz:
Toplum hayatında, yüksek makamlara çıkmak, servet sahibi olmak çoğu insanımızın ortak arzusudur. Ama kâinattaki rahmet tecellileriyle bu arzumuz birlikte değerlendirildiğinde şöyle bir gerçekle karşılaşırız:
Bu dünya bizim sandığımız gibi, bir saadet yeri değil. Eğer öyle olsaydı, dünyayı bize beşik, güneşi lamba yapan, bitkileri ve hayvanları hizmetimize veren Rabbimiz, bize de hayvanlar gibi dertsiz, tasasız bir hayat sürdürebilirdi. Bizi toplum hayatının içine atmaz; bitmek tükenmek bilmeyen problemlerle uğraştırmazdı.
En şerefli mahlûk olan insan, en büyük çilelerin hedefi!. Bu çok enteresandır ve bu nokta üzerinde ne kadar durulsa yeridir.
Düğüm ancak şu gerçekle çözülür:
“Bu dünya insanların imtihan meydanıdır. Gerçek saadet ve azap diyarı ölüm ötesindedir.”
Bir hadis-i şerifte, “Dünyada rahat yoktur” bir başkasında ise “Dünya âhiretin tarlasıdır” buyurulur. Bu iki kelâmı birlikte düşündüğümüzde şu gerçek ortaya çıkar:
“Tarlada rahat yoktur.”
İnsan bir ömür boyu çalışır; günah olsun, sevap olsun bütün mahsûlünü âhirete gönderir. Demek ki, önemli olan tarlada çok kalmak, çok yiyip içmek değil, bir şeyler derleyerek köye dönmektir. Günümüz insanları saadeti tarlada arıyor ve bu konuda birbirleriyle kıyasıya yarışıyorlar. Ve bu yarışta herkes yorulduğu için de kimse rahat yüzü görmüyor.
KAZANMAK VE KAYBETMEK
“İnsanlar uykudadırlar ölünce uyanırlar.”
Hepimiz aynı rüyanın içinde olduğumuz için kavgamız sürüp gider. Az sonra uyanacağımızı bilsek, hele rüyada yaptıklarımızdan daha sonra hesaba çekileceğimizi düşünsek, haksız kazancın semtine uğramayız. Ama, insanlar bunun farkında değiller. Bu da imtihan sırrının ayrı bir cilvesi...
Olaylar da organlar kadar muntazam. Hepsinin bir vazifesi var. İnsanoğlunu ya cennete hazırlıyorlar, yahut cehenneme.
Bu dünya imtihanında sorular çok çeşitli. Ama hepsi hikmetli, hepsi faydalı. Fakat, nefsimiz bunların bir kısmından hoşlanıyor, bir grubundan da nefret ediyor. Halbuki, ölçü nefsimiz olmamalı.
Biz, sorulara müdahale etme gücüne de sahip değiliz. Ama, aklımızı, irademizi doğru kullanabilsek o hoşlanmadığımız sorulardan da fayda görebiliriz.
“Acılara sabırla karşılık verdiler, tatlı oldular.” (Abdülkadir Geylanî)
Nefsimizin hoşuna gitmeyen soruların başta gelenleri: Hastalıklar, musibetler, yoksulluklar, ihtiyarlık ve ölüm...
Acılar da birer imtihan sorusu. Cevabı: Sabır. Meyvesi ise o tatlı cennet nimetleri.
Bazı dünya nimetlerinden faydalanma noktasında, insanlar arasında bir takım farklılıklar görülüyor. İnsanoğlu, böylece, kadere teslim ve kısmete rıza hususunda da ayrı bir imtihan geçiriyor.
Bu imtihanı kazanan fakirler çok olduğu gibi, kaybeden zenginler de az değil. Çünkü, kısmetine razı olmayan insan, ne kadar varlıklı olursa olsun, daha fazlasına göz dikerek kadere isyan yolunu tutabilir. Yine, dünya payından az hisse alan nice fakirler de kendilerinden daha düşkün insanları düşünerek şükür yolunu tutabilirler.
Servet imtihanı oldukça ağır... Zekâtını eksiksiz vermek, bununla da yetinmeyip fakirleri sadakayla sevindirmek, o şaşaaya rağmen tevazu içinde yaşamak, kalbini dünyaya kaptırmamak ve maddî imkânlarına güvenmemek bu imtihanın en önemli soruları. Bunlar, nefsin hiç mi hiç hoşuna gitmez.
Mevki ve makam sahipleri için de benzer bir tablo çizilebilir.
Biz kendi aklımızca, servet ve makam sahiplerinin daha fazla şükür ve ibadet edeceklerini sanırız. Ama uygulamada çoğu kez bunun aksiyle karşılaşırız. İbadet ehlinin, genellikle, fakirler ve orta gelirli kişiler olduklarını görürüz.
Yanlış anlaşılmasın. Zengin olmak ve dünyaca muteber makamlara çıkmak elbette istenmeli ve bu konuda gerekli sebeplere baş vurulmalı. Ama, elde edilemeyince de üzüntüye kapılmadan, gam ve kederde boğulmadan, “hakkımda hayırlısı böyle imiş,” denilebilmeli.
Bir gün bu imtihan meydanı kapanacak. Her şey gerilerde kalacak. Mahşer meydanına gelen insanlar, oraya imanlarından ve salih amellerinden başka bir şey getirecek değiller. Bu nokta dikkatten kaçmamalı. Önemli olan, bu kısa dünya hayatında şöyle veya böyle yaşamak değil, o dehşetli meydana, dünya imtihanını kazanmış birisi olarak gelmektir. Çünkü, böyle bir gelişin mükâfatı ebedî saadettir.
Dünya imtihanı hakkında daha çok şey söylenebilir. Kısa keserek, konunun bir başka yönü üzerinde durmak istiyorum.
İnsanlar belli hedeflere, makamlara yahut servetlere iki yolla ulaşırlar. Bunlardan birisi meşrudur, diğeri gayr-i meşru.
Bir insan, zorbalık, haksızlık veya sahtekârlık yaparak yahut kul hakkını bir şekilde çiğneyerek bazı menfaatler elde etmiş olabilir. Şuurlu bir Müslüman, bu tip kazançlara heveslenmek şöyle dursun, onlara sahip olmaktan Allah’a sığınmak mecburiyetindedir.
“Falan hırsızlık etti de servet sahibi oldu; bana böyle bir fırsat düşmedi,” diyen insanın, Allah ve âhiret inancı sarsılmış demektir. Bu adamın asıl zararı, kaybettiği o maddî servetler değil, yitirdiği insanî ve İslâmî değerlerdir. Buna ağlamalı, buna üzülmeli ve bunlara yeniden kavuşmanın yollarını aramalıdır.
Servet ya meşrudur, alın terinin neticesi, gayretin mahsulüdür; “Doğru ve dürüst tacir, kıyamet gününde sıddıklar ve şehitlerle beraber haşr edilecektir” hadis-i şerifindeki müjdeye dahildir.
Veya, gayr-i meşrudur, haksızdır, üzerinde zulüm damgası vardır. Hz. Mevlâna’nın, “Zalimlerin malları uzaktan güzel görünür, ama hakikatte mazlum kanıdır, vebalidir” dediği türdendir.
Kazanç meşru ise sahibine düşman olunmaz, gayr-ı meşru ise ona heveslenilmez.
Her iki halde de bizim başkalarıyla fazla işimiz yok demektir.
Ben haksız kazanç üzerinde durmak istemiyor ve söz konusu soruyu, “meşru kazanç noktasında kullar arasında görülen farklılığın hikmeti nedir?” şeklinde kabul ediyorum.
Böyle bir kazanca talip olan herkes gerekli gayreti gösterir ve sebeplere harfiyen uyar. Ama neticede, bu insanlardan bir kısmının dünya nimetlerinden aldıkları pay, diğerlerinden daha fazla olabilir. İşte kader bu kısım için konuşulabilir.
Nur Külliyatından konuyla ilgili harika bir tespit ve değerlendirme:
“Evet mevcudatın hiçbir cihette Vâcib-ül Vücud’a karşı hakları yoktur ve hak dava edemezler; belki hakları, daima şükür ve hamd ile, verdiği vücud mertebelerinin hakkını eda etmektir.” (Mektûbat)
Vücut, varlık mânâsına geliyor. Zıddı ise adem, yani yokluk. Vücut mertebeleri denilince hatırımıza öncelikle cansızlar, yarı canlılar, hayvanlar ve insanlar gelir.
Varlıkla yokluk arasındaki mesafe sonsuz. Var olan, büyük bir şerefe kavuşmuştur, isterse taş olsun, ateş olsun, yıldız olsun.
Cansızla yarı canlı arasındaki mesafe de sonsuz. Bitki olan, büyük bir nimete ermiştir; isterse yonca olsun, geven olsun, kavak olsun.
Bitkiyle hayvan arasındaki mesafe yine sonsuz. Canlı olmak büyük şeref; isterse böcek olsun, tavuk olsun, tavşan olsun.
İnsana gelince, onunla hayvan arasında o kadar büyük bir mesafe var ki, bir insana “hayvan” demek hakaret telâkki ediliyor; isterse o hayvan bülbül olsun, kanarya olsun, ceylan olsun.
Varlık nimetinden kendisine düşen büyük paya razı olmayan ve kadere âdeta küsen nefislere şu soruyu soralım:
Küçük bir bahçesi olmayan insan ve ormana hükmeden aslan. Bu iki şıktan hangisini seçersiniz?
Çoğu zaman denize girme imkânı bulamayan insan ve denizden hiç çıkmayan balık.
Senede birkaç kez uçak yolculuğu yapamayan insan ve havada her gün saatlerce uçan kuş.
Yüzde yüz yünlü kumaş giymeye güç yetiremeyen insan ve bir ömür boyu yün giyen koyun.
Kısacası, bütün yoksullukların kıskacında kıvranan bir insan ve hiçbir sıkıntısı, derdi, çilesi olmayan herhangi bir hayvan.
Her nefis, böyle bir tercih sorusunu saçma bulur ve “insanlık olmayınca dünyanın hiçbir zevkini, sefasını istemem” der.
Hiç kimse varlık nimetinden eline geçen hisseyi az bulup şikayet etme hakkına sahip değil. Ancak nâil olduğu ihsanlara karşı şükürle mükellef.
Gerçekten de öyle değil mi?
Bir hayvanın, “niçin insan olmadım” diye şikayet edebilmesi için şöyle bir varsayımdan yola çıkılması gerekiyor:
“Daha dünya kurulmadan insanla hayvan bir imtihana tabi tutulmuş olacaklar. Hayvan o imtihanda geçer not aldığı halde insan alamayacak. Buna rağmen insanlık şerefi buna verilecek, o ise hayvanlıkta kalacak.”
Böyle bir imtihana kimse girmiş değil. Ne bitkiler böyle bir tecrübede cansızları gerilerde bırakmışlar, ne hayvanlar bitkileri, ne de insanlar hayvanları.
Mimar Sinan, camisini yaparken istediği taşı arzu ettiği gibi yontturmuş ve dilediği yere koymuş. Böylece harika bir sanat eseri çıkmış ortaya. Şimdi kapının eşiğine yerleştirilen bir taş, “ben niye kubbenin tam ortasında yer almadım” diyebilir mi? Derse ne olur? Mimar, onu o şereften de mahrum bırakır ve camisinin semtine bile uğratmaz. Yine Nur Külliyatında harika bir tespit var:
“İnsan sair hayvanatın bir nev’i hükmündedir.”
Parmak uçlarındaki farklılıklar bunun bir göstergesi. Bu başkalık her yanımızı kaplamış. Ameliyatlarda doku uyuşmazlığı sebebiyle, bir başka bedenden değil de, aynı bedenden alınan bir parçanın kullanılması da bunun açık bir delili. Bedenlerdeki bu başkalıklar gösteriyor ki, asıl farklılık ruhlarda gizli. Çünkü, beden ruhun elbisesi hükmünde. Elbiselerin farklılığı ruhlardan ileri geliyor.
Akıl, kalp, hayâl, hafıza gibi ruhun temel birimleri her insanda mevcut; herkeste baş, gövde, el, ayak bulunması gibi. Ama bunlar arasında o kadar farklılık var ki! İşte bu başkalık insanların toplum hayatlarına da yansıyor.
Bu başkalıkların en önemli hikmeti, İlâhî ilmin ve kudretin sonsuzluğuna delil olmaları.
İnsanların yaratılışı fabrikasyon gibi değil. Aynı kâinat fabrikasının mahsûlleri olmalarına rağmen, aralarında müthiş farklılıklar var. Bir koyun da, bir kaplan da kâinatın mahsûlü, ama ne kadar başkalık arz ediyorlar. Bir çam da, bir lâle de kâinatın meyveleri, hiç birbirlerine benziyorlar mı? İşte türler arasındaki bu ayrılık, insanlar arasında da geçerli. Sanki insanların her biri ayrı bir nevi gibi...
Bir koyunla diğer bir koyunun başlarından geçen olaylar büyük ölçüde yakınlık gösterirler. Bazı küçük farklar görülebilir: Şu çayırda otlamamış da berikinde otlamıştır. Ama her iki halde de otlama fiili vardır ve bu fiil her ikisinde de aynıdır. Ama, insanlarda işlenen aynı fiil çok farklılık gösterir. Meselâ, yürüme fiilini ele alalım. Kütüphaneye, devlet dairesine, çarşıya, kumarhaneye, hasta ziyaretine ve daha nice farklı mekânlara giden insanların her biri değişik işler görürler. Ayrı manzaralar seyreder, farklı sohbetlerde bulunurlar. Ve sonuç olarak, farklı yanlışlıklar yapar yahut değişik sevaplar işlerler.
Her insanın hayatı müstakil bir eserdir ve dünya kurulalı beri, bu eser ilk ve son olarak yazılmıştır. Hâl böyle olunca, insanların her birini içinde bulunduğu bütün şartlarla birlikte düşünmek, başından geçen farklı hâdiselerle ve imtihan edildiği değişik olaylarla beraber nazara almak gerekiyor. Bir insan hakkında vereceğimiz hüküm diğerine ölçü olmuyor. Birisini yükselten aynı hâdise, berikini alçaltabiliyor. Birinin hakkında hayırlı olan, diğeri için şer olabiliyor. Birinin nefret ettiğine bir başkası can atabiliyor.
Elbette bu beldede yaşayan insanlar da zengin-fakir, amir-memur, işçi-işveren, sıhhatli-hasta, genç-ihtiyar, sakat-sağlam gibi bir çok ikili özelliklere sahip olacaklar.
Zenginin zekâtını, sadakasını tam olarak verdiği, “komşusu aç iken tok olan benden değildir” hadisindeki tehditten herkesin korktuğu, güzel ahlâkın bütün şubeleriyle hâkim olduğu bu beldede insanlar bir cennet hayatı yaşarlar.
Bu dünya hayatını zehir eden hâdiseleri kendimiz ihdas ediyoruz. Birbirimize yük oluyor, zulmediyor, azap çektiriyoruz.
Bunlar olmasa, hepimiz İlâhî takdirle gelen bütün musibetlere karşı teslim, tevekkül ve rıza ile dayanabilir, sabredebiliriz..
Hâdiseleri güzel yorumlama hissini kaybetmişsek, her şeye menfi nazarla bakıyorsak, ruhumuzda kıskançlık, hırs, haset hâkim olmuşsa, kanaat nedir bilmiyorsak dünya hayatımızı kendi elimizle harap ediyoruz demektir. Artık ne başkalarıyla kavga edelim, ne de kadere itirazda bulunalım. Dünyanın en ileri makamları da bize verilse, en büyük servetlerin de sahibi olsak, bu ruh ve bu ahlâk bizde oldukça saadeti yakalamamız mümkün değil...
Şu nokta da çok önemlidir:
Çoğu insan, zengin olmayı ve lüks içinde yaşamayı saadetle karıştırır. Nice varlıklı insanlar saadetten mahrumdurlar. Öte yandan orta gelirli yahut fakir nice insanlar da mesut bir ömür geçirirler.
“Güzel gören, güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından lezzet alır.” (Hutbe-i Şamiye)
Prof. Dr. Alaaddin Başar
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
26/10/2009 · Kategori: YASAM
Yüce Allah yarattığı her şeyi bir gaye için yaratmış ve hepsine bir görev yüklemiştir. Dağların, yer ve göklerin yüklenmekten korktukları mukaddes emaneti ise insanoğlu yüklenmiştir. Bu gerçeği Kur’an-ı Kerim’de Yüce Allah şöyle beyan buyuruyor:
“ Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi…” (Ahzab-72)
Sosyal ve sorumlu bir varlık olan insanoğlunun bir yaratılış gayesi vardır. Bu da Yüce Allah’a kulluk etmektir. Kur’an-ı Kerim’de bu gerçek şöyle zikredilir:
“Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat-56)
İman, ibadet, ahlak gibi bütün söz, fiil ve davranışlarımız kulluk görevlerimizdir. Bunların Yüce Allah’ın katında kabul edilmesinin şartları vardır. İbadetin kabul edilme şartı da “ihlâs” tır.
İhlâs; saf, samimi, doğru, halis, şaibesiz ve gösterişten uzak bulunmak demektir.
İhlâs; iman, ibadet, ahlak, amel, dua gibi her türlü dini görevleri hiçbir dünyevi menfaat gözetmeksizin, insanların iltifat ve mükâfatlarını beklemeksizin sırf Allah’ın rızası için yapmaktır.
İhlâs; yapılacak her türlü dini görevi sırf Allah emrettiği için yapmak, yasakları da sırf Allah emrettiği için terk etmektir. Bu da gösteriyor ki, ihlâsın merkezi kalptir. İhlâs kesinlikle bir kalp amelidir. Kalp neyi çok seviyorsa onun için çarpar. Bu nedenle Allah sevgisi kalpte bütün sevgilerden daha üstün olmalıdır. Aksi durumda ihlâsın sırrına ermek mümkün değildir.
İbadetlerin kabul edilmesinin en önemli şartı ihlâstır. İhlâssız yapılan bütün ibadetler geçersiz ve değersizdir. Çünkü ihlâs ibadetlerin ruhudur. Ruhsuz olan her şey ceset gibidir.
İhlâs sahibi bir insanın dünyevi bir menfaat beklentisi asla olmaz. Kalbini bütün çirkinliklerden arındırır. Saf, duru ve samimiyetle Allah’a bağlanır. İhlâslı insan âşıktır. Maşukuna âşık olmuştur. Allah’ın her an kendisini gördüğünü ve işittiğini bilme hali ile yaşar.
İbadetleri ihlâsla yapmak Yüce Allah’ın emridir. İhlâsta nefse yer yoktur. Yani ihlâsta nefsi mutlu edecek hiçbir şey bulunmaz. İbadetlerde küçük bir menfaat beklentisi veya gösteriş ihlâsı zedeler. İhlâsın zedelendiği işe riya karışmış olur. Riya ise gizli şirktir. Sevgili Peygamberimiz: “Küçük şirkten sakının” buyurdu. Ashab: “Ya Resulallah! Küçük şirk nedir?” diye sordu. Peygamberimiz (s.a.s): “Riyadır” buyurdu.
Riya; ibadetlerde Allah’tan başkasına gönül vermektir. Yani kulun Allah’a ibadetlerinde kullara yaranmak istemesidir. Bu nedenle riya, kafir ve münafıklık vasfıdır. Kafirlerin mallarını gösteriş için harcadıklarını, münafıklarında üşene üşene namaza kalktıklarını ve insanlara gösteriş yaptıklarını Kur’an-ı Kerim bizlere bildirmektedir. Bir ayeti kerimede şöyle buyruluyor:
“Şüphesiz münafıklar Allah’a oyun etmeye kalkışıyorlar. Halbuki Allah onların oyunlarını başlarına çevirmektedir. Onlar namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar...” (Nisa-142)
Bir çoğumuzun ezbere bildiği Mâûn suresinin 4,5,6 ve7. ayeti kerimelerinde de şöyle beyan buyrulur:
“ Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar. Onlar gösteriş yapanlardır, hayra da mani olurlar.”
İbadetlerin ruhu ihlâs, başlangıcı da niyettir. İhlâs gibi niyetin de yeri kalptir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s) buyuruyor ki:
“Allah sizin mallarınıza ve şekillerinize bakmaz; fakat O sizin kalplerinize ve amellerinize bakar.”
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
12/10/2009 · Kategori: YASAM
Namaz da rükudan kalkarken Semi'allahu limen hamideh demenin hikmeti nedir?
Namaz kılan kişi, rükûya eğildiği zaman “Sübhane Rabbiye’l-Azim” diyerek, “Azim olan Rabb’imi yaratılmışlara ait bütün eksikliklerden tenzih ederek O’nu güzel isim ve sıfatlarıyla tesbih ederim” anlamına gelen ifadeyi okumaktadır.
Mevlânâ’nın tabiriyle insan, Rabb’inin hesap anındaki sorularına cevap veremeyerek iki büklüm utancından rükûya eğilirken Rabb’in lütfuyla tekrar ayakta huzura durma imkanıyla sevincini “Allah, kendisine hamd edenleri işitir (Semiallahu limen hamideh)”, “Hamd, Rabb’imiz içindir (Rabbena leke’l-hamd)” diyerek ifade eder.
Mevlânâ bu manevi hali şöyle anlatır:
Kıyam esnasında kişi, Hakk’ın huzurunda kıyamette safların kurulduğu anı yaşar, münacat ve hesap vermek için insanların durduğu gibi divanda durur. Kıyam anında kişi; kıyamet korkusuyla şaşkın, Hakk’ın divanında gözyaşı döker. “Mahsulün nerede? Verdiğim mühlet içinde işlediklerin nedir?” gibi dertlendirici binlerce sual, Allah tarafından kendisine sorulur. Kıyama kalktıkça kul, bu gibi suallerden utanır; iki kat olup rükûya varır. Utancından ayakta durmaya mecali kalmayıp, rükûda Hakk’ı tesbih ederek, yalvarır.
Hakk’ı “Sübhane Rabbiye’l-Azim” diyerek tesbih eder. “Yüce olan (Azim) terbiye edicim ve sahibim (Rabbî) Seni kullara ve yaratılmışlara ait bütün eksik sıfatlardan tenzih ederim. (Sübhan) ‘Sen Vafisin, ben değilim. Sen Kerimsin, ben değilim, Sen Vedudsün, ben değilim. Sen Rahmansın, ben değilim…’ diyerek haddini bilir…
Hatalarını itiraf eder. “Yüce olan Rabb’imi O’na layık güzel isim ve sıfatlarıyla tesbih ederim” (Sübhane Rabbiye’l-Azim) diyerek Vâfi ile vefayı, Sabûr ile sabrı, Mütekebbir ile tevazuyu, Rahman ile merhameti, Şekûr ile şükrü idrak eder. Böylece kul, bu isimlerdeki İlahi tecellileri ruhuna ve ahlakına zerk edebilir. Sübhan şırıngadaki ilacın bedene verilmesi gibi İlahi isim ve sıfatlardaki vitaminleri ve tecellileri ruha ve ahlaka verecektir. Bu nedenle “Sübhan” karakter gelişiminin özünü oluşturan bir kavramdır.
Yüce Rabb’ini kullara ve yaratılmışlara ait eksik sıfatlardan uzak tuttuğunu (Sübhane Rabbiye’l-Azim) diyerek ifade eden bir insan, hatalarını itiraf eder, haddini bilir. Haddini bilen hatalarını itiraf eden bu insanı Rabb’i tekrar huzura davet eder. Kul tekrar ayağa kalkar. Bu an kulun sanki utancının ve pişmanlığının affedildiği Rabb’in övgüsüne vasıtasız ulaştığı andır. Kul haddini bilme sonucu hatalarının affedilmesi ve tekrar huzura alınmasının sevincini “Allah kendisine hamd edenleri işitir.” (Semi Allahu Limen Hamide) diyerek ifade eder. Sanki kul, “Semi Allahu Limen Hamide” diyerek, Rabb’ine “Rabb’im hamdımı ve şükrümü, övgümü ve takdirimi işittin. Bana tekrar ayakta durma imkanı verdin” demektedir. İşte o an kişi Rabb’i ile karşılıklı hamdlaşır. Yani kul, “Rabb’im Seni övüyorum. Hamd ve şükrün, takdir ve övgünün en güzeli senin içindir” (Rabbena leke’l-hamd) derken Rabb’i de ona “Hamdımı ve övgümü, şükrümü ve takdirimi sana lütfediyorum ve seni övülmüş kullarımın arasına katıyorum.” müjdesini vermektedir.
Yani kul rukûdan kalkarken, Rabb’ine “Allah, kendisine hamd edenleri işitir. (Semi Allahu limen hamide)”, “Sen benim hamdımı ve şükrümü, övgü ve minnetimi işittin, bana tekrar huzurunda ayakta durma imkanı verdin; bana tekrar hamd etme lütfunu ikram ettin; beni övgü ve takdir ile anarak beni övülmüş kullarının arasına kattın; ama hakikatte hamd ve övgü, şükür ve takdir senin içindir; hamd Sana layıktır (Rabbena leke’l-hamd) demektedir. Bu manevi hal içerisinde Rabb’i rükûdan henüz kalkan bu kulunu karşılıklı hamdlaşma neticesinde övülmüş; şükrü, tevbesi ve pişmanlığı kabul olunmuş Allah dostu kullarının arasına katar. Artık kişi sadece Rabb’ine karşı utanç ve korkusundan değil; bilakis Rabb’ine karşı hissettiği sevgi ve muhabbetin coşkusuyla secdeye, Rabb’inin huzuruna kapanır.
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
27/9/2009 · Kategori: BILIM
Ay olmasaydı ne olurdu? Bu durum Dünya'ya iklimlere yeryüzünde yaşayan milyonlarca tür canlıya nasıl tesir ederdi? Ay mevcut kütlesinden daha büyük veya küçük olsaydı neler olurdu? Dünya'nın yörüngesine rastgele girivermiş bir kütle midir Ay
Soruları daha da artırmak mümkün. Maine Üniversitesi'nden (ABD) Astronom Neil F. Comins Ay'ın olmaması durumunda insanları nasıl bir senaryonun beklediğini yazdığı kitapta anlatmıştır.1 Comins'e göre Dünya'nın kâinatta hayatı idame ettirmeye müsait tek ortam olmasının (günümüz verileri ışığında) milyonlarca sebebinden biri de Dünya-Ay arasındaki hassas denge münasebetidir. Kâinatta hiçbir hâdise tesadüfen meydana gelmediği gibi “Güneş ve Ay bir hesap iledir.”2 ilâhî beyanıyla tavsif edilen Ay bir denge unsuru olarak var edilmiştir. Bu denge o kadar hassastır ki Ay olmasaydı “Dünya'da sebepler plânında hayat da olmazdı.” denebilir.
Atmosferi olmayan üzeri kraterlerle kaplı toz ve kayalarla dolu bir küre parçası olan Ay Dünya'nın tek uydusudur. Ay'ın yarıçapı Dünya'nın yarıçapının yaklaşık dörtte biri; hacmi Dünya'nın hacminin yaklaşık ellide biri; kütlesi ise Dünya'nın kütlesinin yaklaşık seksen birde biri kadardır. Ay Dünya'nın merkezinden yaklaşık 385.000 km uzaklıkta bulunmakta ve Dünya etrafındaki bir dönüşünü 295 günde tamamlamaktadır. Yaratılışı tam olarak aydınlatılmış olmasa da hâlihazırda en geçerli nazariyeye göre astronomların Theia ismini verdikleri Dünya'dan on kat daha hafif başka bir gezegen Dünya'ya çarpmış ve bu çarpışmada Theia'nın bir bölümü kopup uzaya fırlamıştır. Uzamış ve şeklini büyük ölçüde yitirmiş olan bu kütle Dünya'nın çevresini dolandıktan sonra tekrar Dünya'ya çarpmıştır.
Bu çarpışmada Theia'nın demirden çekirdeği Dünya'nın merkezine çökelirken mantosundaki hafif kayalar da uzaya saçılmıştır. Zaman içinde bu kaya parçaları birbirleriyle kaynaşarak Ay'ı oluşturmuştur. Ay önce Dünya'dan yalnızca 22.000 kilometre uzaklıkta bir yörüngeye oturmuş; zaman içinde bu yörünge genişleyerek günümüzdeki ortalama 385.000 km'lik yarıçapa ulaşmıştır.
Ay'ın Dünya üzerindeki en büyük tesiri med-cezir hâdisesidir. “Evrensel çekim” prensibi kâinattaki herhangi iki kütlenin birbirini çektiğini bu çekme kuvvetinin Maddelerin kütleleriyle doğru aralarındaki mesafenin karesiyle ters orantılı olduğunu ifade eder. Dünya ile Ay arasındaki çekim kuvveti suyla kara arasındaki adhezyon (Birbirine temas eden farklı maddeler arasındaki çekim kuvveti. Bardaktaki suyu boşalttığımızda bir miktarının bardakta kalması buna bir örnektir.) kuvvetinin nispî olarak zayıf olması sebebiyle dünyadaki Okyanus ve denizlerin kabarmasına veya alçalmasına vasıta olur. Bu hâdiseye “med-cezir” (gel-git) denir ve Ay'ın konumuna göre med (kabarma) veya cezir (alçalma çekilme) hâdiseleri gözlenir. Dünya'daki med-cezir hâdiselerinin üçte biri Güneş geri kalanı ise Ay'ın çekim kuvveti sebebiyle yaratılmaktadır.
Ay med-cezir hâdisesinden dolayı Dünya'dan her yıl yaklaşık 4 cm uzaklaşmaktadır.5 Bu uzaklaşma ile beraber Dünya-Ay sisteminin açısal momentumunun korunması için Dünya'nın kendi etrafındaki dönme süresinin (1 gün) yılda 0.02 milisaniye uzadığı tespit edilmiştir.6 Şu an yaklaşık 24 saat olan Dünya'nın kendi ekseni etrafında dönme süresinin Ay ilk yaratıldığında 8 saat olduğu arada geçen süre zarfında günlerin uzayarak şimdiki hâline geldiği belirlenmiştir. Ay yaratılmasaydı Dünya üzerinde med-cezir hâdisesinin meydana gelmemesinden dolayı 1 gün yaklaşık yine sekiz saat olurdu ki bu da Dünya'nın 3 kat daha hızlı dönmesi demektir. Bir gezegenin kendi ekseni etrafında daha hızlı dönmesi yüzeyindeki rüzgârların daha şiddetli esmesine yol açabilir. Meselâ kendi etrafında çok hızlı dönen Jüpiter ve Satürn'ün bir gününün yaklaşık 10 saat olduğu bu sebeple yüzeylerinde doğu-batı doğrultusunda saatte hızı 500 km'ye varan sert rüzgârların estiği bilinmektedir. Bu gezegenlerin atmosferlerinde ve dönme yönlerinde bu şiddetli rüzgârların yol açtığı toz bulutları dünyadan teleskoplarla görülebilmektedir.
Jüpiter'in Hubble Uzay Teleskopu ile çekilmiş yukarıdaki fotoğrafında görülen siyah nokta en yakınında dolanan uydusu Io'nun gölgesidir. Jüpiter 10 saatte bir dönüşünü tamamladıkça atmosferini de beraberinde sürükler. Sürüklenen atmosferle doğu-batı doğrultusunda rüzgârlar oluşturulur. Fotoğraftaki koyu ve beyaz sarımlar Jüpiter üzerindeki rüzgârların istikametini göstermektedir.
Ay olmasaydı Dünya'nın daha hızlı dönmesinden dolayı hava kara ve denizler arasındaki ısı değişimi daha hızlı olurdu ve yeryüzünde doğu-batı doğrultusunda saatteki hızı yaklaşık 160 km olan kasırgalar eserdi. Bu da başta insan olmak üzere kompleks yapıda olan canlıların yaşamasına sebepler açısından elverişsiz şartların meydana gelmesi demektir. Meselâ konuşma ve dinleme gibi temel beşerî faaliyetler de gerçekleşemeyebilirdi. Bir gün sekiz saat olacağı için başta insan olmak üzere bazı canlıların biyolojik saatleri ile gün saati arasındaki farktan dolayı hayat karmaşık bir vaziyet alacak ve birtakım biyolojik dengesizlikler yavaş yavaş belirecekti. Ay olmasa idi kabarma hâdisesi düşük olacak ve deniz canlıları için uygun bir ortam meydana gelemeyebilecekti.1
Ay Dünya'nın dönme ekseninin 235 derece açıda dengelenmesinde de rol almaktadır. Dünya'nın bu eğikliğinin mevsimlerin meydana gelmesine eğiklik açısının kutupların ve Ekvator'un dengeli miktarda güneş ışığı almasına vesile olduğu böylece Dünya'da hayatın devam etmesine uygun iklim şartlarının oluşturulduğu bilinmektedir. 7
Ay'ın Dünya üzerindeki bir başka tesiri de Güne'ten gelen ışığı yansıtarak Dünya'nın 02 ºC ısınmasına sebep olmasıdır.8 Ayrıca Ay uzay boşluğunda gezen göktaşlarına karşı bir kalkan vazifesi gördüğünden yokluğunda Dünya yüzeyine daha fazla göktaşı düşebilirdi.
Uzaydan gelen kozmik ışınların çoğu Dünya'ya giydirilen manyetik alan tarafından zararsız hâle getirilmektedir. Çok azı da Dünya'ya ulaşıp atmosferdeki ve yeryüzündeki kimyevî hâdiselerin meydana gelmesinde rol oynamaktadır. Ay olmasaydı Dünya ile birlikte merkezi de hızlı dönecekti. Dünya'nın merkezinde hızlı dönen sıvı dış çekirdek sebebiyle manyetik alan da daha kuvvetli olacaktı. Bu durumda hem atmosferin yapısında değişiklikler meydana gelecek hem de bazı bakteriler ve manyetik alanı kullanarak yön bulan deniz kaplumbağaları som balıkları yılan balıkları güvercinler göçmen kuşlar gibi birçok canlı menfî tesir görecek ve çeşitli Ekosistemler bugünkünden çok daha farklı olacaktı.
Bilindiği gibi Ay Güneş'le birlikte insanlık tarihi boyunca bir takvim olarak kullanılmıştır. Yüce kitabımız Kur'ân'ı Kerîm “hem de yılların sayısını ve hesabı bilesiniz ”9 İlâhî beyanıyla Güneş ve Ay'ın bu hizmetine dikkatimizi çeker:
Ay bağlandığı gezegene nispetle bilinen en büyük uydudur (Dünya kütlesinin % 123'ü kadar bir kütleye sahiptir)4 ve bu büyüklük daha önce de belirtildiği gibi Dünya'nın hassas dengesinin meydana getirilmesinde veya hayatın yeryüzünde tesis edilmesinde kritik bir öneme sahiptir. Dünya üzerindeki tesirleri incelendiğinde Ay'ın hayatımız için özel olarak yaratıldığı görülecektir. Ay'ın bu ayrıcalığına yine Kur'ân'ı Kerîm dikkatimizi şöyle çekiyor: O Güneş'i ve Ay'ı da ince birer hesap ölçüsü kıldı 10
Netice itibariyle Ay'ın “Gökyüzünü yükseltip ona bir nizam ve ölçü veren”11 tarafından ince bir hesap ile nice hikmet ve faydalar yüklenerek insanlığın hizmetine sunulduğu anlaşılmaktadır
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
27/9/2009 · Kategori: BILIM
... Geceyi bir sükun (dinlenme), Güneş ve Ay'ı bir hesap (ile) kıldı... (Enam Suresi, 96) 
Yukarıdaki ayette geçen Arapça "sekenen" kelimesi, "sükun, dinme, istirahata çekilme vakti, mola vakti" anlamlarına gelir. Allah'ın Kuran'da dikkat çektiği gibi, gece insanlar için dinlenme sürecidir. Geceleri vücutta salgılanan melatonin hormonu insanı uykuya hazırlar. Bu hormon insanın fiziki hareketlerini yavaşlatan, uykulu ve bitkin yapan; ruh halini dinginleştiren doğal bir sakinleştiricidir. Uyku boyunca kalp atışları ve nefes alıp-verme ritmi yavaşlar, kan basıncı düşer. Sabah olduğunda ise bu hormonun üretimi durur ve vücut uyanmak üzere uyarılır.
Uyku, aynı zamanda vücuda kasların ve diğer dokuların tamir olması, yaşlanan veya ölen hücrelerin yenilenmesi için de imkan sağlar. Uyku esnasında enerji tüketimi azaldığı için, gece boyunca vücutta enerji depolanır. Ayrıca bağışıklık sistemi için önemli bazı kimyasallar ve büyüme hormonu da uyku esnasında salgılanır.
Bu nedenle kişi yeteri kadar uyumadığı takdirde, bu durumdan bağışıklık sistemi derhal etkilenir ve vücut hastalıklara daha açık hale gelir. Bir kimse iki gece uyumadığında konsantrasyonu zorlaşır, dikkati azalır, hata yapma oranı artar. Kişi üç gün uyumazsa halisünasyon görmeye başlar ve mantıklı düşünemez hale gelir.
Gece vakti insanlar için olduğu kadar diğer canlılar için de bir dinlenme vaktidir. Allah'ın "gecenin bir sükun kılınması" ayetiyle haber verdiği bu durum, çıplak gözle tespiti mümkün olmayan önemli bir gerçeğe işaret e-der: Yeryüzünde gündüz gerçekleşen pek çok faaliyet, gece boyunca yavaşlar, dinlenmeye geçer. Örneğin bitkilerde Güneş'in doğmasıyla birlikte, yaprakta terleme ve buna bağlı olarak fotosentez artmaya başlar. Öğleden sonra ise bu olay tersine döner; yani fotosentez yavaşlar, solunum artar, çünkü sıcaklığın artmasıyla birlikte terleme de hızlanır. Geceleyin ise sıcaklığın azalmasıyla birlikte terleme yavaşlar ve bitki rahatlar. Eğer geceyi sadece bir gün bile yaşamasak, bitkilerin çoğu ölürdü. Bu bakımdan gece, aynı insanlar için olduğu gibi, bitkiler için de bir dinlenme ve dinçleşme anlamına gelir.
Geceleri moleküler düzeyde de hareketlilik azalmaktadır. Gündüzleri Güneş'in yaydığı radyasyon, Dünya'nın atmosferindeki atom ve molekülleri hareketlendirerek onların daha yüksek enerji seviyelerine ulaşmalarına sebep olur. Karanlık çöktükçe, atom ve moleküller daha düşük enerji seviyelerine iner ve radyasyon yaymaya başlarlar.
Kuran'da Enam Suresi'nin 96. ayetiyle yukarıda bahsettiğimiz bu bilimsel bilgilere işaret ediliyor olması muhtemeldir ve bu da Kuran'ın sayısız mucizesinden bir diğeridir.
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
18/9/2009 · Kategori: YASAM
|
Sual: Kadir gecesinin önemi nedir? CEVAP Ramazan-ı şerif ayı içinde bulunan en kıymetli gecedir. Bazı âlimlere göre Mevlid gecesinden sonra en kıymetli gecedir. Kadir Gecesi, Muhammed aleyhisselamın ümmetine mahsus bir gecedir. Başka Peygamberlere böyle bir gece verilmemiştir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Allahü teâlâ, Kadir gecesini ümmetime hediye etti, ondan önce kimseye vermedi.) [Deylemi]
Peygamber efendimiz, daha önceki ümmetlerden bin sene cihad eden insanları düşünüp, benim ümmetimin ömrü kısadır, az ibadet ederler diye üzülünce, Allahü teâlâ, (Kadir gecesi senin ve ümmetinindir) buyurup Habibinin kalbini ferahlandırdı. Hem de Kadir gecesi, her Ramazan ayında gelir.
Resulullah efendimize kendisinden önceki insanların ömürlerinin ne kadar olduğu bildirilince, kendi ümmetinin ömürlerini kısa buldu, uzun ömürlü olan diğerlerinin işledikleri salih amelleri işleyemezler diye düşününce, Allahü teâlâ Ona bin aydan hayırlı olan Kadir gecesini ihsan etti. (İ. Malik)
Resulullah efendimiz, (Beni İsrail Peygamberlerinden 80 yıl Allahü teâlâya ibadet eden oldu) buyurunca, Eshab-ı kiram hayret ettiler. Bunun üzerine Cebrail aleyhisselam gelip; “Ya Resulallah, senin ümmetin bu Peygamberlerin, 80 yıllık ibadetine şaşarlar. Allahü teâlâ sana ondan iyisini gönderdi” diyerek, (Kadir gecesi, bin aydan hayırlıdır) mealindeki âyeti okudu. (Tefsir-i Mugni)
Kadir gecesi hakkındaki hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Dört gecenin gündüzü de gecesi gibi faziletlidir. Allahü teâlâ, o günlerde dua edenin isteğini geri çevirmez, onları mağfiret eder ve onlar bu günlerde bol ihsana nail olurlar. Bunlar, Kadir gecesi, Arefe gecesi, Berat gecesi, Cuma gecesi ve günleri.) [Deylemi]
(İnanarak ve sevabını Allahü teâlâdan umarak, Kadir gecesini ihya edenin geçmiş günahları affolur.) [Buhari, Müslim]
(Kadir gecesinde, bir kere Kadir suresini okumak, başka zamanda Kur’an-ı kerimi hatmetmekten daha sevabdır. Kadir gecesinde bir tesbih [Sübhanallah], bir tahmid [Elhamdülillah], bir tekbir [Allahü ekber], bir tehlil [La ilahe illallah] söylemek yedi yüz bin tesbih, tahmid, tekbir ve tehlilden kıymetlidir. Bu gece koyun sağımı müddeti kadar [az bir zaman] namaz kılmak, ibadet etmek, bir ay bütün geceleri sabaha kadar ibadetle geçirmekten daha kıymetlidir.) [Tefsir-i Mugni]
(Kadir gecesi üç defa “La ilahe illallah” söyleyen müslümanın, birincisinde bütün günahları bağışlanır. İkincisinde Cehennemden kurtulur, üçüncüsünde Cennete girer.) [Tefsir-i Mugni]
Sual: Kadir gecesinin kıymeti nedir ve 27. gece olduğu kesin midir? CEVAP Kadir gecesi Ramazan ayı içindedir. Kadir gecesinin hangi gece olduğu, kesin olarak belli değildir. Âlimlerimiz, (Allahü teâlâ, rızasını taatte, gazabını günahlarda, orta namazı beş vakit namazda, evliyasını halk arasında, Kadir gecesini Ramazan ayı içinde gizlemiştir) buyuruyorlar.
O halde Allahü teâlânın rızasına kavuşmak için, hiçbir iyiliği küçük görmemeli! Gazabı günahlar içinde saklı olduğu için, hiçbir günahı küçük görmemeli; orta namazı kaçırmamak için, beş vakit namazı vaktinde kılmalı; evliya halk arasında gizli olduğu için herkese iyi muamele etmeli. Her geleni Hızır, her geceyi Kadir bilmelidir.
V.Necat’taki hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Allah indinde en kıymetli gece, Kadir gecesidir.)
(Bin aydan daha kıymetli olan Kadir gecesinin hayrından mahrum kalan, her hayırdan mahrum kalmış sayılır.)
Kadir gecesi ile ilgili hadis-i şeriflerden birkaçı da şöyledir: (Kadir gecesini Ramazanın son on gününde arayın.) [Müslim]
(Kadir gecesini, Ramazanın son on gününün 21, 23, 25, 27 ve 29 gibi tek gecelerinde veya Ramazanın son gecesinde arayın. Sevabını umarak Kadir gecesini ibadetle geçirenin günahları affolur.) [İ.Ahmed]
(Kadir gecesi Ramazanın 27. gecesidir.) [Ebu Davud]
İmam-ı a’zam hazretleri, Kadir gecesinin, Ramazanın 27. gecesine çok isabet ettiğini bildirmiştir. (Kadir gecesine rastlamış olan bir geceyi ihya eden, Kadir gecesini ihya etmiş gibi sevap kazanır) hadis-i şerifini düşünerek sık sık vaki olan 27. gece ihya edilirse, o gece Kadir gecesi olmasa bile, büyük sevaba kavuşulur.
Kadir gecesini soran bir zata, Peygamber efendimiz, (Bu yıl Kadir gecesi Ramazanın ilk gecesi idi geçti. 27. geceyi ihya et! Ramazanın 27. gecesini ihya edene, vücudundaki kıllar sayısınca, hac, umre, şehid ve gazi sevabı verilir) buyurdu. Başka birisine de, (Bu yıl Kadir gecesi geçti, fakat Ramazanın 27. gecesini ihya et! Kadir gecesi sevabına kavuşursun. Şefaatten nasipsiz kalmazsın) buyurdu. Hazret-i Âişe validemize de, (13. gece idi geçti. Kadir gecesini kaçırdıysan, 27. geceye kavuşursun. O geceyi ihya edersen, ahiret yolculuğu için azık olarak o geceki ibadet sana yeter) buyurdu. Hazret-i Âişe validemiz, (Resulullah, Ramazanın son on gününde çok ibadet ederdi) buyuruyor.
Mübarek vakitlerde, günahlardan titizlikle uzak durmalı, taatları, ibadetleri ve her çeşit hayratı artırmalıdır. Zira Allahü teâlâ, tarafından sevilen kimse, faziletli vakitlerde faziletli amellerle meşgul olur. Buğzettiği kul ise; faziletli vakitlerde kötü işlerle meşgul olur. Kötü işlerle meşgul olanın bu hareketi azabının daha şiddetli olmasına ve Allahü teâlânın, ona daha çok buğzetmesine sebep olur. Çünkü o, böyle yapmakla vaktin bereketinden mahrum kalmış ve onun hürmet ve şerefini çiğnemiş olur.
Bu geceyi ihya için ilim öğrenmeli, mesela ilmihal okumalı, kaza namazı kılmalı, Kur’an-ı kerim okumalı, dua, tevbe etmeli, sadaka vermeli, Müslümanları sevindirmeli, bunların sevaplarını ölü diri bütün müminlere göndermeli! Kadir gecesini ihya edenin, Ramazan orucunu tutanın, haccı kabul olanın, bütün günahları affolursa da, namaz, oruç ve kul borçları ödenmiş olmaz. Bunları kaza ederek, ödeyerek borçtan kurtulmak gerekir.
Resulullah efendimiz, Kadir gecesinde, (Allahümme inneke afüvvün kerimün tühıbbül afve fa’fü anni) duasını okumayı bildirmiştir. (Ya Rabbi, sen affedicisin, kerimsin, affı seversin, beni de affeyle) demektir. Bin aydan faziletli, ne kadar kadri yüce! Sayısız günahkâr kul, affa uğrar bu gece.
Sual: Kadir gecesinde bir günlük kaza namazı kılanın bin aylık kaza namazı borcunun ödeneceği söyleniyor. Hiç namaz kılmayıp sadece Ramazanda her gece bir günlük kaza kılan Kadir gecesini bulur. Bin aylık [83 yıllık] namaz borcu ödenmiş olur mu? CEVAP Mirac gecesinde yüz rekat nafile namaz kılanın bütün namaz borçlarının ödeneceği de söylendi. Muteber kitaplardan nakledilmezse, böyle büyük hatalara düşülür. Hadis-i şerifte de buyuruldu ki: (Kabul olan hac, geçmiş günahları yok eder.) [Beyheki]
Kadir gecesini ihya edenin, Ramazan orucunu tutanın, haccı kabul olanın, bütün günahları affolursa da, namaz, oruç ve kul borçları ödenmiş olmaz. Bunları kaza ederek, ödeyerek borçtan kurtulmak lazımdır. (Hadika)
Günahların affolması için Ehl-i sünnet itikadına sahip olmak, bid’at işlememek lazımdır. Bu geceyi ihya için kaza namazı kılmalı, Kur’an-ı kerim okumalı, dua, tevbe etmeli, sadaka vermeli, müslümanları sevindirmeli, bunların sevaplarını ölü diri bütün müslümanlara göndermelidir!
Sual: Kadir gecesinin alametleri nelerdir? Özellikle Kadir gecesine rastlamak için Ramazanın gecelerini nasıl değerlendirmeli? CEVAP Ramazanın her gecesini Kadir gecesi bilerek hareket edilirse Kadir gecesine rastlanmış olur. Her gün en az şunlar yapılmalı: 1- Yatsı namazında zammı sure olarak Kadir suresini okumalı. 2- Kadir gecesi okunacak duayı okumalı. 3- Bir iki sayfa Kur'an-ı kerim okumalı. 4- İlmihalden bir iki sayfa okumalı. 5- Az da olsa sadaka vermeli. 6- Gece seher vakti, iki rekat namaz kılıp, silsile-i aliyyeyi okuyarak, o âlimlerin hürmetine dua etmelidir. 7- Gündüzü de gecesi gibi kıymetli olduğu için gündüzleri de değerlendirmelidir.
Kadir gecesin alametleri Kadir gecesi, açık ve sakin olur, ne sıcak, ne de soğuk olur. Ertesi sabah güneş, kızıl olup, şuasız doğar. Kadir Gecesinde köpek sesi duyulmaz diyen âlimler de olmuştur. Ubeyd bin Ömer hazretleri anlatır: Kadir gecesi denizde idim, denizin suyunu içtim, tuzlu değildi, tatlı ve hoş idi. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Kadir gecesi açık ve mülayim olur. Soğuk ve sıcak değildir, sabahında da güneş zaif ve kızıl olarak doğar.) [Taberani]
(Kadir gecesi açık olur, sıcak ve soğuk değildir. Bulut yoktur. Yağmur ve rüzgar yoktur. O gecenin sabahının alameti güneşin şuasız doğmasıdır.) [Taberani]
(Kadir gecesi sabahı güneş şuasız olarak doğar. Yükselinceye kadar sanki büyük bir tabak gibidir.) [Müslim]
Sual: Kur’an-ı kerimin Kadir gecesinde indirildiği Kadr suresinde bildiriliyor. Şimdi, bu gece niye her sene aynı güne gelmiyor da Ramazan ayı içinde değişik günlere geliyor? Niye hep aynı gece olmuyor? Mesela, Kur’an-ı kerimin indirilmeye başlanması, Ramazanın 26’sını 27’sine bağlayan gece vaki olduysa, Kadir gecesinin hep bu gece olması gerekmez mi? Bir de kameri aylar da böyle. Ramazan yaza geldiği gibi kışa da gelebiliyor. Niye hep aynı zamanda olmuyor da yılın bütün aylarını dolaşıyor? CEVAP Biri diğerinden farklı sualdir. Allahü teâlâ, kameri [gökteki ayı] bütün seneyi dolaşacak şekilde yaratmıştır. Kameri sene 354 gündür. Şemsi yıla göre 10 veya 11 gün azdır. Bunun için her sene kameri ay, 10 gün önce gelir. Böylece bütün senenin aylarını dolaşır. Allahü teâlâ böyle istemiştir. Ramazan orucu, böylece senenin en uzun ve en kısa, en soğuk ve en sıcak günlerine geliyor.
İslamiyet, bir bölgeye değil, bütün dünyaya gelmiştir. Her coğrafyadaki, her mevsimdeki insanlara hitap eder. Sıcak ve soğuk ülkeler var. Gündüzleri veya geceleri kısa ve uzun yerler var. Hepsi için tek ve aynı tarih olsaydı müslümanların işi güç olurdu. Bunun gibi daha bir çok hikmeti olabilir.
Allahü teâlâ, Kadir gecesini gizlemiş, yani Ramazan ayının çeşitli günlerine koymaktadır. Bu sene Ramazanın birine koyarsa öteki sene Ramazanın yedisine koyabilir, Kadir gecesi o gece olur. Diğer geceler gibi falanca ayın belli bir günü yapmamış, bu geceyi gizlemiştir. Bu gecenin aylarla ilgisi yok, gece ile ilgisi var. Kadir gecesi Ramazanın 27. gecesinde Kur'an-ı kerim inmiş ise, bu sene de Kadir gecesi Ramazanın üçüne alınmış olabilir. Demek ki bu mübarek gece Ramazanın üçüne geldi. Ay mefhumundan sıyrılmak gerekir. Diğer geceler ayla ilgili, Kadir gecesi ayla ilgili değil, gece ile ilgilidir. Allahü teâlâ dileseydi her aya bir tane koyardı ve her ayda Kadir gecesi olabilirdi. Kur'an-ı kerimin indiği bu geceyi de her ay kutlardık.
İlk defa Kur’an-ı kerimin nazil olduğu gecenin hususiyetini, faziletini ve bereketini Allahü teâlâ her sene başka bir geceye veriyor. Yani her sene değişik bir gecenin o kıymet ve fazileti taşımasını irade buyuruyor. Kur’an-ı kerimin nazil olduğu o mübarek gecenin her sene-i devriyesinde aynı gecenin o fazileti taşıması icap etmiyor. Başka bir gece o fazileti taşıyabiliyor.
|
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
15/9/2009 · Kategori: YASAM
Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından Ramazanın yirmisinden sonraki gecelerinde aranması tavsiye edilen Kadir Gecesi, öteden beri bu ayın yirmi yedinci gecesi kabul edilerek kutlana gelmiştir.İsterseniz, Sevgili Peygamberimizin bu konuda bize tuttuğu ışığı birlikte takip edelim:
Peygamber Efendimiz buyurur ki:
`İçinizden bazı insanların rüyasında, Kadir Gecesi ilk yedide gösterildi. Yine içinizden bazı kimselere de son yedide gösterildi. Siz onu son onda arayın.´(Müslim, Sıyam 208)
`… Siz onu son ondaki tek gecelerde arayın.´ (Müslim, Sıyam 212)
Bu konuda en kapsamlı rivayetlerden biri Ashab-ı Kiram’dan Ebû Said el-Hudrî Hazretlerinin rivayetidir. Bu zat, şöyle nakleder:
`Hz. Muhammed (s.a.s.), Ramazanda ilk on günde itikâf etti. Sonra ortadaki on günde keçeden yapılmış bir Türk çadırında itikâf etti. Çadırın kapısı yerinde bir hasır bulunuyordu. Rasûlullah bu hasırı eliyle aldı, çadırın bir tarafına koydu. Sonra başını çıkardı. Mescitte bulunan insanlara hitap etmeye başladı. Halk ona yaklaştı. O da kendilerine hitaben: `Ben şu Kadir Gecesi’ni arayarak ilk on günde itikâf etmiştim. Sonra ortadaki on günde itikâfa devam ettim. Sonra bana melek geldi ve Kadir Gecesi son on gündedir´ dedi ve `Benimle beraber itikâfta bulunanlar dilerlerse son on günde de itikâf etsinler´ buyurdu. O insanlar da Rasûlullah ile beraber itikâf eylediler. Peygamber (s.a.s.) şöyle dedi: `Bana, Kadir Gecesi tek gecede gösterildi.´ (Müslim, Sıyam 215)
Ashâb-ı Kiram’dan Ubeyy b. Ka’b Hazretleri, kardeşinin, Kadir Gecesi’nin yirmi yedinci geceye rastladığını, Peygamber Aleyhisselam’ın o günün belirtilerine dair verdiği bilgilere dayanarak tespit ettiğini söyler. (Müslim, Sıyam 220)
Görüldüğü gibi Peygamber Efendimizin hadislerinde Kadir Gecesi’nin daha çok, Ramazanın son on gününde ve tekli gecelerde olabileceğine dair kuvvetli işaretler vardır. Peygamberimiz (s.a.s.)’in, Ramazanın son on günü içinde daha yoğun bir ibadete yönelmesi, aile fertlerini bu doğrultuda yönlendirmesi ve yine Ramazanın son on gününde itikâfa girmesi de bunu göstermektedir.
İslam kaynaklarında yer alan bilgilere göre, Kadir Gecesi’nden başka “Cuma günü içinde icabet saati (duanın kabul olunacağı an), beş vakit içinde salât-i vustâ, ilâhî isimler arasında İsm-i Azam, bütün taat ve ibadetler içinde rızây-ı ilâhî (Allah’ın Rızası), zaman içinde kıyamet, hayat içinde ölüm” gizlenmiştir. Bunun gayesi, mü’minleri Allah’a karşı olan yükümlülüklerinde sürekli bir duyar içinde bulundurmaktır.
`Kadir´ kelimesi İslam bilginleri tarafından üç şekilde yorumlanmıştır:
1. `Hüküm gecesi´ demektir. Buna göre Kadir Gecesi deyince, `Takdîr-i İlahî’de hükmolunmuş işlerin ayırt edildiği gece´ anlaşılır. Buradaki takdirden maksat, ezelî hükmün açığa çıkmasıdır.
2. Şeref ve azamet anlamına gelir. Buna göre Kadir Gecesi, “şeref ve azamet gecesi yani çok şerefli ve çok değerli bir gece” demektir.
3. Tazyik anlamına gelir. Buna göre Kadir Gecesi, Tazyik Gecesi diye de yorumlanmıştır. Zira denilmiştir ki, o gece inen meleklere yeryüzü dar gelir. İslam bilginlerine göre tazyikten maksat, `Sonunda büyük hayırların gerçekleşeceği değerli işlerin ortaya çıkmasıdır. Hatırlanacağı üzere Kur’ân’ın, Sevgili Peygamberimize ilk vahyi Cebrail Aleyhisselam’ın tazyiki/sıkıştırması ile başlamıştı´ (Elmalılı, Hak Dini, IX, 5969)
Kadir Süresi’nin Meali
`Biz onu (Kur’ân’ı), Kadir Gecesi’nde indirdik. Kadir Gecesi’nin ne olduğunu sen bilir misin? Kadir Gecesi, bin aydan hayırlıdır. O gecede, Rabb’lerinin izniyle melekler ve ruh (Cebrail), her iş için iner dururlar. O gece, esenlik doludur. Tâ fecrin doğuşuna kadar.´
Bin Aydan Hayırlı Gece
Yukarıda mealini verdiğimiz sürede Kadir Gecesi’nin, `İçinde Kadir olmayan bin aydan hayırlı´ olduğu bildirilmektedir. Bu ilahî müjde hiçbir yoruma gerek bırakmayacak kuvvet ve netliktedir. Dolayısıyla bu durum, Kadir Gecesi’nin yüksek faziletine en parlak ve en kuvvetli delildir.
Peygamber Efendimizden nakledilen şu haber de Kadir Gecesi’nin önemini kavramak bakımından önemlidir:
Sevgili Peygamberimize kendisinden önceki insanların ömürlerinin ne kadar olduğu gösterildi. Peygamber (s.a.s.) bunu görünce kendi ümmetinin ömürlerini kısa buldu. Uzun ömürlü olan diğerlerinin işledikleri salih amelleri (güzel ve yararlı işleri) işleyemezler diye düşündü. Bunun üzerine Yüce Allah, ona, bin aydan hayırlı olan Kadir Gecesi’ni ihsan etti. (et-Tâc, II, 135)
Kur’ân-ı Kerim ‘in İnzal Olduğu Gece
Mübarek Kadir Gecesi’nin ölçüye sığmaz faziletlerinin bir kaynağı da, bu gecede Kur’ân’ın Peygamberimiz (s.a.s.)’e indirilmeye başlanmasıdır. Kur’ân-ı Kerim, Peygamberimiz (s.a.s.)’e Cenab-ı Hakk tarafından verilmiş ebedi bir mucizedir. Kur’ân’ın eşsizliği, mucizeliği kıyamete kadar devam edecektir.
İnsan yüreği Kur’ân’la şenlenir, kalbi Kur’ân’ın ince ve yüksek manaları ile kuvvetlenir, zekâsı keskinleşir. Kur’ân’dan nasibi olmayan bir insanın kalbi harabeye dönmüş bir eve benzer. O halde Kur’ân’ı sevelim, okuyalım, dinleyelim, öğrenelim, öğretelim; öğrenilmesini ve okutulmasını teşvik edelim. Ayrıca, Kur’ân ayetlerinin derin anlam ve inceliklerini de öğrenmeye çalışalım, Kur’ânı iyi anlayanlardan bu konuyu dinleyelim!
Bu Geceyi Nasıl Değerlendirelim?
Sevgili Peygamberimiz: “Kim Kadir Gecesi’ni sevabına inanarak, içtenlikle ihya ederse, geçmiş, günahları bağışlanır´´ buyurmuştur. (Riyâzü’s-Sâlihîn, II, 464)
Bu mübarek geceyi önemine uygun şekilde değerlendirmelerine yardımcı olur ümidiyle bir kaç hususu hatırlatmak isterim:
1. Bu gece Allah rızası için ibadet edilmeli, namaz kılınmalı, kulluk duygusu geliştirilmeli.
2. Kur’ân-ı Kerîm okunmalı, okuyanlar dinlenmeli, anlamları üzerinde düşünülmeli, Kur’ân-ı Kerîm’e sevgi ve bağlılıklar tazelenmeli.
3. Peygamberimiz (s.a.s.)’e salât ü selam getirilmeli, onun şefaati ümit edilmeli, onun ümmetinden olmanın şuuruna erilmeli, ona olan sadakat tazelenmeli.
4. Vaaz ü nasihat ve sohbet dinlenmeli, gündelik hayatın sıkıntıları ve zorlukları içinde kalbe giren gaflet ve duyarsızlık sisleri dağıtılmalı.
5. Gecenin önemine dair ehil ilim adamlarınca programlanan sohbetlere iştirak edilmeli. Zira sohbet, kendini dinlemeye, kişisel iç dünyayı gözden geçirmeye, yanlışların altını çizmeye, noksanları gidermeye, ayrıca ülfet, dostluk, muhabbet, birlik ve beraberliğin kuvvetlenmesine vesile olur.
6. Tövbe ve istiğfar yapılmalı, ciddi bir nefs muhasebesi ile hatalardan dönmeye azmedilmeli, hayra yönelme istikametinde iradeler kuvvetlendirilmeli.
7. Topluca veya münferit olarak Cenâb-ı Allah zikredilmeli ve tefekkür edilmeli. Zira kalpler ancak Allah Teala’nın zikriyle itminan/huzur bulur. Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz kudretiyle yoktan var ettiği kâinatın inceliklerini tefekkür ile gönüllerdeki iman kuvvetlenir.
8. Bol bol dua edilmeli. Zira dua, kulları Cenâb-ı Hakk’a yaklaştıran en ulvi vasıtadır. Peygamber Efendimizin, bu gece çokça şu duayı yaptığını kaynaklar nakleder: “Allâhümme inneke afüvvün tuhibbü’l-afve fa‘fu annî (Allah’ım! Sen affedicisin, affetmeyi seversin beni de affet!)´´
9. Kadir Gecesi’nin gündüzünü de tıpkı gecesi gibi değerlendirmek büyük sevaptır. Böyle yapılırsa mübarek gecenin ruhlara aktardığı manevî ışığın izleri Müslümanların kalplerinde derinden hissedilecektir.
10. Bu gecenin hürmetine, Rabbimizden bütün Müslümanların affını dilemeliyiz. Kadir Gecesi’nin hayırlara vesile olmasını, kardeşlik ve sevgi-saygı bağlarının kuvvetlenmesini, İslam âleminin birliğine vesile olmasını ve bütün insanlığın bela ve musibetten uzak olmasını niyaz etmeli
Kalıcı Bağlantı
Yorum (1)
Yorum yaz!
« Önceki ::